Müslümanlar niçin geride kaldı ?” sorusuyla başlayan eser, uzun zamandır hakim olan durgunluk ve uyuşukluk manzarasını bizlere hatırlatıyor. Ardından Müslümanların, peygamberin vefatından 100 yıl kadar sonra günümüz Paris’ine ulaştığını, Arapların kurduğu Bağdat’ın henüz 500 küsur yaşında dünyanın kültür ve zenginlik merkezi haline geldiğini, Nizamiye Medreselerinin tüm İslam şehirlerindeki yüksek okullar için örnek teşkil ettiğini anlatarak özümüzü hatırlattığı inanılmaz lezzetli bir eser.
Eserin temel gayesi bir din, fikir, hayat biçimi olarak İslam’ın, Müslüman halkların geri kalma etkenlerinden biri olup olamayacağını ele almak. Ayrıca Müslüman halkları ve özellikle Müslüman devlet liderlerini eleştirerek İslami yeniden doğuşun engellerine değinen Aliya, İslami devrimin ne şekilde gerçekleşeceğini anlatmış ve ileri görüşlülüğüyle geleceğe reçeteler sunmuştur.
Günümüzde aktif olarak varolan Müslümanların uyuşukluğu, İslam’ın kadını ezdiği düşüncesi, kadın-erkek eşit mi tartışması, İslam geçmişte mi kaldı sorusu gibi güncel meselelere oldukça orijinal bakış açısıyla cevaplar sunulmuş eserde. Kitaba devam ettikçe adeta zihnimin genişlediğini hissettim .
Okurken medeniyetimizden bu denli bihaber oluşumuz beni sık sık terletti ve kitabı elimden bıraktığım zamanlar oldu. Hayranı olmakta yarıştığımız Batı’nın bizden kopyaladıkları, halifelerimizin sarayında Platon ve Aristoteles hakkında tartışılırken Batı’da aristokratların okuma yazma bilmemekle övünüyor oluşları gibi göz ardı edilen hakikatler okurken derin bir iç çekmemize sebep oluyor.
Sonunu kitaptaki şu cümlelerle bitirelim: Kendi geçmişimizi sahiplenme hakkımız var ve ona giden yolları açmamız gerekiyor ki kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye gitmemiz gerektiğini bilelim.
Her sayfasını hayranlıkla