İnsandan geriye kalanlar… Tam olarak ne anlama geliyordu bu? Birkaç sert kemik ve yumuşak doku muydu? Giysi ve aksesuarlar mı? Somut, bir tabutun içine sığacak kadar ufak birtakım şeyler mi? Elle tutulamayan şeyler miydi yoksa -gök kubbeye gönderdiğimiz kelimeler, kendimize sakladığımız hayaller, sevgililerimizin yanındayken tekleyen kalp atışlarımız, doldurmaya çalıştığımız ama asla yeterince dile getiremediğimiz o boşluklar -yani her şey olup bittiğinde, koca bir hayattan, bir insandan geriye kalanlar… ve gerçekten çıkarılabilir miydi bunlar topraktan?
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Aşk da inanç gibi aslında. Sonucunu bilmediğin, bilemeyeceğin halde koyuvermek kendini. Bu dünyada birçok şey inanç işi aslında. Bir kitap yazmak. Yeni bir şehre yerleşmek. Sonunu bilmediğin maceralara atılmak. Hepsi bir nevi inanç işi. Aşk bu duyguyu perçinliyor. Deli bir esriklik. Kendi sınırlı varlığının ötesinde biriyle bağ kurmanın güzelliği. Ama işte insan kendini aşka -ya da inanca - fazla kaptırırsa, dogmaya dönüyor her şey. Ne aşkı, ne inancı abartmamalı. Hiçbir şeyi putlaştırmamalı.
Aşık olduğumuz kişiyi bazen o kadar büyütürüz ki zihnimizde, bir bakmışsın adeta tanrı olmuş çıkmış. Ve aşkımıza karşılık bulamadığımızda bu sefer de yok ederiz tanrıyı, bir hamlede.
Düşünsene yolda bir kaza görünce ne tepki veriyor insanlar? Hemen “Aman Allah korusun” derler. İnanabiliyor musun! İlk tepkileri kendilerini düşünmek, kurbanları değil. Başkası için dua eden ne kadar az kişi var farkında mısın? İllaki kendilerine. Zaten o kadar çok dua birbirinin kopyası ki. Beni koru, beni kayır, beni yükselt… Her şey ben. Onlara sorsan dindarlık derler adına, bense kılık değiştirmiş bencillik diyorum.