Üniversite sınavına hazırlanırken kurduğum en büyük hayallerden biri İstanbul’da yaşamak, denize yakın olmak ve o şehrin ruhunu hissedebilmekti. Yıllar geçti, hayat beni o hayalin tam ortasına getirdi. Yedi yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Ama kendime dönüp sorduğumda, “Bu yedi yılın içinde kaç kez denizin kenarına gidip gerçekten durdum, denizin sesini dinledim, martıların gökyüzündeki özgür uçuşunu izledim, hayatın telaşı içinde o sakinliği ve dinginliği hissettim?” diye… Cevap maalesef bir elin parmaklarını bile zor geçiyor.
İnsan bazen sahip olduğu şeyleri fark etmeyecek kadar hızlı yaşamaya başlıyor. Var olanı sıradanlaştırıyor, değersizleştiriyor. Ama sahip olmadığı şeylere karşı büyük bir özlem, büyük bir hasret duyuyor. Oysa belki de bu, insanın dünyadaki en büyük sınavlarından biri: Elindekini görmemek ve olmayanın peşinde koşmak.
Aslında burada gizli bir ders var. İnsan, elinde olanın kıymetini bildiğinde güzelleşiyor. Sahip olduklarının farkına vardığında hayat da onun için güzelleşiyor. Çünkü bugün elimizde olan pek çok şey, bir zamanlar sadece hayaldi.
Belki de asıl mesele, hayallere ulaşmak değil; hayallerin içinde yaşarken onların değerini kaybetmemek. Çünkü insan bazen tam da hayalini yaşarken, o hayalin kıymetini unutabiliyor. Ve ben de buna dahilim.