İtiraf etmem gerekirse sadece ismine vurularak, içeriğini hiç bilmeden satın aldığım bir kitap oldu kendisi. İsmini okuduğum anda derin düşüncelere hapsoldum ve üzerime ağır bir hüzün çöktü. Çünkü güzel mi güzel, tatlı mı tatlı üç kedi hayatıma eşlik ediyor. Hayatının en az bir dönemini evcil hayvanlarla paylaşmış herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Böyle söyleyince kitabın yalnızca kediler ya da hayvanlar hakkında olduğunu düşünmeniz çok normal. Oysa işin aslı pek de öyle değil. Kitabın kapağında da yazdığı gibi: “Eğlenceli, yüreğinizi ısıtacak, modern hayattaki anlam arayışımız üzerine eşsiz bir hikaye…” Gerçekten de hikaye, bu tanımın hakkını veren bir dile sahip. Yalın, sade, akıcı… Okurken sanki bir arkadaşınızla sohbet ediyormuş gibi hissediyorsunuz. Ana karakter düşüncelerini, duygu ve içsel hesaplaşmalarını anlatırken adeta yanınızda oturuyormuş gibi. Bu samimiyet de kitabın bir çırpıda akıp gitmesini sağlıyor. Duyguları biraz daha derinden hissettirmesini isterdim ancak söz konusu “modern hayat” olunca bu anlatım kabul edilebilir geliyor.
Hikayenin ana karakteri 30 yaşında, postacılık yapan genç bir adam. Uzun süredir geçmeyen nezle nedeniyle hastaneye gittiğinde, aslında dördüncü evre bir beyin tümörü olduğunu ve çok az zamanı kaldığını öğreniyor. Tam da hayatının enkaza döndüğü bu günlerde kendi şeytanıyla -ismi Aloha- tanışıyor. Şeytan, genellikle bir şans gibi görülebilecek (ya da okuyucuya göre değişebilecek) bir teklif sunuyor: Dünyadan yok olmasını kabul ettiği her nesne, kavram ya da canlı karşılığında ömrüne bir gün daha eklenecek. Ve hikaye tam da burada başlıyor.
Hikayeyi kaleme alan Genki Kawamura, ölümle yüzleşen bir insanın içsel yolculuğunu; varlığın anlam arayışını, sevgi ve bağı, pişmanlığı ve barışmayı “modern