Alper Tunga Akkuş

Alper Tunga Akkuş
@alpertungaakkus
Ph.D. | Okumayı, anlatmayı gerçekten seviyorum. Bir şeyler keşfetmeyi, paylaşmaktan zevk alıyorum.
Bilgisayar Mühendisi
Doktora
Kocaeli
7 okur puanı
Eylül 2019 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Reklam
Algoritmanın İbadet Ettiği Şey: Beden
Tarihin hiçbir döneminde beden bu kadar görünür olmamıştı ve belki de hiçbir dönemde bu kadar metalaşmamıştı. Eskiden beden mahremdi; şimdi merkezde. Eskiden insan görünürdü, şimdi görünüm. Kadın ya da erkek fark etmiyor; kaslar, dudaklar, bel kıvrımları, omuz genişliği… Hepsi ölçülebilir, karşılaştırılabilir ve optimize edilebilir bir projeye dönüştü. Beden artık bir varoluş hali değil, bir performans alanı. Bu çağın mabedi ekran, rahibi algoritma ve tapınılan şey beden. Algoritma ahlâk bilmez, değer üretmez, niyet okumaz; sadece dikkati ölçer. Göz bebeğinin ne kadar büyüdüğünü, başparmağının ekranda ne kadar yavaşladığını hesaplar. Ve şunu keşfetmiştir: İnsan en hızlı bedene tepki verir. Bu yüzden bakmasak bile karşımıza düşer, istemesek de akışa karışır. Çünkü sistem bilinçli tercihlerimize değil, içgüdülerimize yatırım yapar. Sorun çıplaklık değil; sorun bedenin sürekli bir teşhir nesnesine dönüşmesi. Sürekli kusursuzluk izlemek, insanın kendi sıradanlığıyla arasına mesafe koyar. Bir süre sonra doğal olan silikleşir, normal olan eksik görünür. Yaşlanmak hata, kilo almak başarısızlık, sivilce kusur sayılır. Beden artık yaşanan bir şey değil, sergilenen bir şeydir ve bu sergileme hali insanı kendine yabancılaştırır. Aynaya bakarken kendini değil, kıyasını görmeye başlarsın. Bu çağda herkes vitrin, herkes potansiyel bir ürün. “Görünüyorsan varsın” anlayışı yavaş yavaş “beğeniliyorsan değerlisin” inancına evriliyor. Oysa insanın değeri görünürlüğünden değil, derinliğinden gelirdi. Sessizliğinden, düşüncesinden, karakterinden. Fakat derinlik algoritmaya ağır gelir; yavaş düşünce etkileşim üretmez. Metin değil beden hızlı tüketilir. Bu yüzden yorgunuz; çünkü sürekli uyarılıyoruz, sürekli karşılaştırılıyoruz ve fark etmeden sürekli eksik bırakılıyoruz. En tehlikelisi
İnsan ve Duygular
Odanın Işığı
Babamı kaybettikten sonra evin ışığı değişti. Aynı ampuller yanıyor ama ışık daha soluk. Aynı koltuklar yerinde ama oturunca insan biraz daha içine gömülüyor. Sanki ev de biliyor bir şeylerin eksildiğini. İnsan babasını kaybedince büyümüyor. Aksine, küçülüyor. İçindeki çocuk ortaya çıkıyor. Ben koskoca adamım diyorum kendime; tablolar yorumlayan, kararlar alan, risk hesaplayan… Ama konu babam olunca hiçbir hesabın anlamı kalmıyor. Hayatın matematiği bozuluyor. Hastane odasında makinelerin sesini hatırlıyorum. Rakamlar akıyordu. CRP, beyaz küre, değerler, antibiyotikler… Sanki doğru ilacı bulursak her şey normale dönecek sandım. Sanki bir grafik tersine döner gibi o da dönecek sandım. İnsan umudu teknik bir veri gibi tutuyor elinde. Düşmesin diye sıkıyor. En zor olan an ne biliyor musun? Eve ilk onsuz girdiğin an. Kapı açılıyor ama içeride seni bekleyen o nefes yok. Odanın içinde bir boşluk dolaşıyor. Sandalyeler bile daha sessiz. Baba demek, arkanda görünmeyen bir duvar demekmiş. Ben bunu şimdi anlıyorum. Meğer ne zaman yorulsam yaslandığım yer oymuş. Şimdi rüzgâr direkt yüzüme çarpıyor. Bazen aklıma basit şeyler geliyor. Bir çay koyuşu. Televizyonun sesini fazla açması. “Hallolur” deyişi. Dünyanın en sıradan cümlesi ama en güvenli limanıymış. Şimdi kim “hallolur” diyecek? Herkes güçlü olmamı bekliyor. Ben de güçlü duruyorum. Ama geceleri insanın içindeki sessizlik büyüyor. Sanki dünya normal akarken benim içimde zaman durmuş gibi. Şunu fark ettim: Baba kaybı bir anda olmuyor. Her gün biraz biraz oluyor. Her gün bir hatıra daha çarpıyor insana. Her gün “keşke” kelimesi biraz daha ağırlaşıyor. Ama bir şey daha var. Onun bana bıraktığı duruş. Çalışmayı, mücadeleyi, vazgeçmemeyi. Belki de şimdi onu yaşatmanın yolu bu. Ayakta kalmak. Babam artık yanımda değil. Ama
İnsan ve Duygular
AI kullanmayı bilmeyenler işsiz kalmayacak…
Yapay zekâ üzerine son dönemde sayısız kitap çıktı. Çoğu ya teknik detaylara gömülüyor ya da klasik “insanlık bitecek mi?” tartışmasına giriyor. Ethan Mollick’in Co-Intelligence kitabı ise çok daha net bir yere odaklanıyor: AI ile birlikte çalışmayı öğrenmek. Mollick’e göre yapay zekâ artık bir araç değil, yeni bir çalışma modeli. Excel, internet ya da akıllı telefon gibi değil; doğrudan düşünme ve üretme biçimini değiştiren bir katman. Bu yüzden asıl farkı yaratan şey teknik bilgi değil, AI ile nasıl iş birliği kurduğun. Kitapta en çarpıcı fikirlerden biri şu: Önümüzdeki dönemde AI kullanmayı bilen biri ile bilmeyen biri arasındaki fark, Excel bilen ile bilmeyen arasından çok daha büyük olacak. Ve bu fark sadece yazılımcılar için değil; finans, medya, hukuk, pazarlama, içerik üretimi… kısacası bilgiyle çalışan herkes için geçerli. Mollick, ChatGPT ve benzeri modellerin iş hayatına entegrasyonunu oldukça pratik örneklerle anlatıyor. Bir rapor yazarken, fikir üretirken, analiz yaparken ya da karar verirken AI ile birlikte düşünmenin nasıl mümkün olduğunu gösteriyor. Ama kitabın asıl vurgusu prompt yazmak değil; doğru soruyu sormayı öğrenmek. Çünkü yeni çağda bilgiye ulaşmak kolay, değerli olan doğru soruyu kurabilmek. Kitap bana şunu net gösterdi: Yapay zekâ birçok mesleği ortadan kaldırmayacak. Ama AI kullanmayı bilenler, bilmeyenlerin önüne geçecek. Bugün küçük görünen bu fark, birkaç yıl içinde şirketler ve bireyler arasında ciddi bir verimlilik ve gelir makası yaratacak. Mollick ayrıca çok önemli bir noktaya değiniyor: AI’yi sadece otomasyon aracı olarak görmek büyük hata. Asıl değer, onu bir “düşünme ortağı” olarak kullanabilmekte. Yani komut veren değil, birlikte üreten bir modele geçiyoruz. Bu da klasik çalışma kültürünün tamamen değişeceği anlamına
İnsan ve Duygular
Reklam