Kıymetli okurum,;
ÜLFET, sanki bir kalbin hakikatle usulca dans ettiği an; bir
sevda feneri, karanlıkta yolunu arayan ruhlara nur, bir dostun
gülüşünde saklı bir sonsuzluk. Bu kitap, Emre Hoca ile birlikte bir sevda destanı; Hüsn-ü Aşk’ın ruhundan ilhamla, ülfetin izinde iki farklı kalbin, iki farklı bakışın birleştiği bir bahar. Nefsin gölgelerinden birliğe, hevanın fısıltılarından sevgiye, dünyanın geçici cazibesinden hakikate uzanan yolda,
Emre Hoca ile ben aynı soruları sorduk, aynı özlemleri duyduk, ama yanıtlarımız farklı renklerle can buldu. Ülfet, bizim
için bir ayna; benim kalemimde belki bir sonbahar akşamının
hüznünü saran bir nur, Emre’ninkinde ise bir bahar sabahının
coşkusunda çağlayan bir nehir. Bu kitap, iki kalbin dansı; her
satır, ülfetin sevgiyle, hakikatle buluştuğu bir anı fısıldıyor.
Emre ile bu yolculuğa çıktığımızda, ülfetin ne olduğunu anlamak için önce kendi içimize döndük. Tasavvufun derinliklerinde, İbnü’l Arabi’nin vahdet-i vücut felsefesi bize yol gösterdi: Her şey Allah’tan gelir, O’na döner. Ülfet, bu dönüşün
sevda dolu bir adımı; nefsin zincirlerini kıran, hevanın tuzaklarından kurtaran, dünyanın gölgelerini silen bir hakikat ateşi.
Mevlana’nın neyi, aslından kopuşun acısını feryat ederken,
ülfet bu feryadı bir kavuşma türküsüne çevirdi: “Gül ki sevda,
bülbül ki hasret, ülfet bir nur / Hüzün ki solar, sevgiyle bulur
huzur.” Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende, benden içeri”
dizesi, bizim de rehberimiz oldu; ülfet, içimizdeki hakikati
bulmanın, bir dostun gözlerinde, bir duanın sükûnetinde yeniden doğmanın adı. Ben, ülfeti bir sonbahar akşamında bir dostun samimi sözünde buldum; Emre, belki bir şiirin mısralarında, bir anın dinginliğinde keşfetti. İkimiz de aynı hakikate yürüdük, ama yollarımız farklı manzaralarla doldu. Modern dünyada,