Bu arada İspanyollar ve Ruslar şarkılar, marşlar söyleyip durdu. Biz de söyledik. Böyle yaratılmıştır insan denen varlık. Üniformaları ne olursa olsun, aynı yazgıya yönelmiş insanlar, bilinmedik bir yöne gidecekleri zaman şarkı söyleme ihtiyacı duyarlar.
Çocukken, bir yerlerde hücresinde tek başına bulunan bir mahkumun öyküsünü okuduğumu anımsıyorum. Yıllardan beri tek ziyaretçisi gardiyanıydı, ama o da hiç konuşmuyordu. Zavallı mahkum dünyadan ayrı yaşıyordu. Penceresinin parmaklıkları arasından sadece devasa bir duvar görünüyordu. Bu duvar da gökyüzünü gizliyordu ondan. Bir gün, nasıl olduysa bir tutam ot bitti bir taşın oyuğunda. Bu güçsüz ve küçük bitki, umutsuzca sarılıyordu yaşama... Sevdi onu. Sevgi dolu bir kaygıyla onu suluyor, bakımını yapıyor, gelişimini gözlüyor ve çok hoş anlar yaşıyordu onu seyrederken. Bir akşam, pencerenin köşesinde bu yeşil yumağı gören gardiyan söktü aldı onu. Sanki yüreğini sökmüştü adamın da böylelikle.
Cellatların hoşnut bakışları altında insanlık dışı acılar içinde eriyen arkadaşlarımı gördükçe, uzun acılar yerine mücadele etmeyi deneyerek ölmenin daha yüce olduğuna inandım.