BAZI DERİN ŞARKILARIN KISA GÜFTELERİ
Bazen ve genellikle bir Sanat Musikisi şarkısı, öyle alır götürür ki... Şarkı öyle kocaman, öyle büyük, öyle cüsseli gelir. Oysa kısacıktır. İki örnek verelim: Birincisi: Güftesi Sıtkı Angınbaş'a Bestesi ise Melahat Pars'a ait olan BEN GAMLI HAZAN. "Ben gamlı hazan, sense bahar, dinle de vazgeç! Sen kendine kendin gibi taze bir bahar seç... Olmaz meleğim böyle bir aşk, bende vakit geç! Sen kendine kendin gibi taze bir bahar seç..." Aslında sadece dört dizeden oluşan bir şarkıdır. Yine beste ve güftesi Zeki Müren'e ait olan BİR DEMET YASEMEN. "Bir demet yasemen Aşkının tek hatırası Bitmiyor ayrılık Dinmiyor gönlümün hicran hicran hicran yarası Ağlasam inlesem Silinmez bahtın karası" Aslında sadece 6 dizedir. Ama dinlendiğinde öyle derin, öyle milyonlarca kilometre derinliktedir ki...
Şarkı Sözleri
Funda'dan...
Boşanmak, sadece iki insanın yollarını ayırması, bir imzanın hükmünü yitirmesi değildir bazen. Hele ki ortada bir çocuk varsa, o imza atılırken kurulan bağ, mahkeme salonlarında tek celsede kopup gitmez. Çünkü evlilik birliği sona erebilir ama anne ve babalık, altına bir kez imza atıldıktan sonra fesh edilemeyen "ölümsüz bir akrabalıktır." ​İşte tam da bu yüzden, o çok sevdiğim tanımımla söylemek gerekirse: Çocuk varsa, anne ile baba arasında artık ömür boyu sürecek bir "hayat hukuku" başlar. ​Sosyal medyada karşıma çıkan bir paylaşım tam da bu yaraya parmak basıyordu: Eski eşinin doğum gününde çocuklarıyla ona çiçek gönderen bir babanın hikayesi... Çevresindekiler "Neden hala hediye gönderiyorsun?" diye şaşırırken, o babanın verdiği cevap aslında hepimize bir insanlık, bir ebeveynlik dersi: "İleride kocaman birer adam olacak iki çocuğum var. Annelerine nasıl davranırsam, onlar da ileride eşlerine nasıl davranmaları gerektiğini öğrenecekler." ​Ne kadar doğru, değil mi? ​Toplum olarak boşanmayı hep bir "savaş", eski eşi ise "düşman" gibi görmeye o kadar kodlanmışız ki, medeni kalanları, çocuğunun geleceği için ortak bir paydada buluşanları hayretle izliyoruz. Oysa asıl hayret edilmesi gereken, bir zamanlar hayatı paylaştığın, çocuğunun diğer yarısı olan insana boşanma sonrasında nefret beslemektir. ​Boşanmış bir anne olarak her zaman şuna inandım: Bizlerin evlilik birliği bozulmuş olabilir, ama o çocuğun gözünde biz hala bir aileyiz. Aynı çatı altında uyumuyor oluşumuz, bir çocuğun hayatındaki güven kalesini yıkmamıza mazeret olamaz. Ayda bir kez de olsa bir araya gelip aynı masada yemek yiyebilmek, çocuğa "Biz senin için hala buradayız" diyebilmek, ona verilecek en büyük mirastır. ​Çocuklar bizim söylediklerimizi değil, ayak izlerimizi takip ederler. Biz birbirimizin
Reklam
Hayat bazen insanı öyle bir noktaya getirir ki, kimseye zararın olmamıştır ama sen ziyan olmuşsundur.
1000Kitap
Biraz önce bir film izledim. İsmi Atlıkarınca. Biz ne kadar şükretsek az. Ne güzel; evde, aile içinde, güvenle büyüdük. Ama bunu yaşayan binlerce çocuk var. “Doğru baba seçmek çok önemli” diye düşünürken eski bir anı gözümde bütün gürültüsüyle canlandı. Sanırım 2020 civarıydı, Covid döneminde hastaneden taburcu olmuştuk. sevgilimle 1 ay pencereden görüşmüşüz çok özlemişiz. 2 yaşında bir kız yeğenim var. Sevgilimi çok seviyordu. “Bulağ, Bulağ” diye peşinden koşuyor, onu görmek için can atıyordu. Bu arada ailelerimiz yoğun bakım sürecinden önce tanışmıştı zaten biz ailece o geceden sonra pozitif olmuştuk. Sevgilim, müstakbel eşim Bulağ taburculuktan sonra ilk fırsatta bir akşam beni görmeye geldi. Hava erken kararıyordu. Yeğenim de onu görmek için ağladığından onu da aşağı indirdim. Arabada geçti hadise.. Kucağına aldı, biraz sevdi. Sonra birlikte markete gittiler. Kaju çok sevdiği için onu sık sık markete götürürdü. “Kaju nerede kızım?” der, benim küçük bebeğim de tarif ederdi. Gidip alırlardı. Neyse, marketten geldiler. Hem kaju yiyorlar hem oynuyorlardı. Bir ara sevgilim beni koklamaya arada yanağımı boynumu öpmeye başladı. Fakat yüzü çok ısındı, dudakları belirgin şekilde sıcacık oldu. Bu sırada bebek de onun kucağında, küçük ayaklarıyla üzerinde geziniyor, zıplıyordu. Sevgilimin, çocuk kucağındayken artan vücut ısısı ve gözlerini kısması beni şüpheye düşürdü. Elimle sertleşip sertleşmediğini kontrol etmek istedim. Aniden elimi tuttu ve itti. Telefonun ışığını açtım. “Bakacağım” dedim. “Ne demek istiyorsun?” diye agresifleşti. Ama ne kadar karşı çıkabilirdi? Işığı açmıştım. Yüzü alı al, moru mor olmuştu. Parmağımın ucuyla dokundum; taş gibiydi. Bebeği apar topar kucağından aldım. Panikle, “Saçmalama, ben öyle biri miyim? Seni özledim, kokunu alınca oldu”
Az önce komşunun sesi geliyordu. Boykot mal almış diye oğluna kızıyordu ama azarlarcasına değil, öyle bir konuştu ki insanın yüreğine dokunuyordu. Valla gidip elini öpesim geldi kadının. O çocuğun da bundan sonra boykot malı alacağını düşünmüyorum. Anne korkusundan değil sözlerin tesirinden. Bize böyle insanlar lazım.
Aşk ofsayta düştü
"Kes şunu," diye gürledi birden. Dişlerini sıktı, gözleri kan çanağıydı. "Bana annemin o lanet bakışlarıyla bakmayı kes! Seni biliyorum aslı sırf gitmene izin veriyim diye öyle yapıyosun ama bırakmam. bağır, çağır, hakaret et, vur... yinede izin vermem gitmene. bana annem gibi tiksinerek bakıp da arkasını dönüp gidebilecek o kız olma. Gitme Aslı. Gidemezsin. Annem gitti zaten, sen de gidersen ben biterim. Benim yaşamam senin iki dudağının arasında, anlıyor musun? Yapma... Başka bir yolu olmalı."
Alıntı
Reklam
Reklam