*eser miktarda spoiler içerir*
Öykü 1941’de, ABD İkinci Dünya Savaşına katılmadan hemen öncesini anlatan bir zamanda, siyahi bir kız çocuğunun bakışıyla anlatılıyor. Morrison, kitabın son sözünde anlatıcı olarak bir çocuğu seçmesini ‘’Yaşının küçüklüğü, cinsiyeti ve ırkı sebebiyle böylesine yıkıcı güçlere karşı koyma olasılığı en düşük kişi…’’ şeklinde açıklıyor. Buna ayrıca bir bakış açısı eklemek istiyorum. Toplumdan uzaklaştırılmış veya hiç içine alınmamış, hatta ikincil bir varlık olarak görülen marjinal karakterlerin anlatıcı veya ana kahraman olarak seçilmesinin altında, tam da bu ikincillik ve dışa atılmışlık yatar. Çocuk, Kadın, Siyahi, Mülteci, Köle, Hizmetçi, İşçi, Köylü ve ‘’standartlara’’ uymayan daha nice insan ve insan topluluğu... (Bu standartların ‘’beyaz avrupai zengin bir erkek’’ olmanın altında birleştiğini belirtip lafı çok da uzatmayacağım.) Marjinal karakterler, Morrison’un da belirttiği gibi yıkıcı güçlere karşı koyma olasılığı en düşük kişiler olduğundan, yıkıcı güçler tarafından önemsenmez ve bir tehdit unsuru olarak algılanmazlar. Çocukların küçük yumruklarını sıkıp havaya kaldırmaları o yıkıcı güçler tarafından sadece ve sadece gülünç ve belki de sevimli bir gösteri olarak algılanır. Ama marjinal karakterler bu algıyı kendi davaları uğruna kullanabilir. Mesela, Samuel Richardson’un ‘’Pamela a Virtue Rewarded’’ Romanında da ana karakter marjinal bir karakterdir. Pamela, fakir ve hizmetçi bir kadındır. Bu yüzden okuyan kimse onu tehdit olarak algılamaz. Yapabileceklerini küçük görüp, kendi aralarında gülerken, Pamela bu sayede sosyal statü basamaklarını kullanıp İngiliz toplumunda sınıf atlayarak bir ‘’leydi’’ olur. Bence Morrison’un burada başardığı şey -isteyerek veya istemeyerek- tam da bu. Claudia’nın, Pecola’nın babasının tecavüzüne