• Bu kitabı anlamak için iktisat bilmenize gerek yok. Dili çok sade ve akıcı. O yüzden kitabın isminden dolayı algılarınızda oluşan antipatiyi bir kenara bırakın ve hemen okuyun, okunmasına vesile olun. Zaten az çok hepimizin bildiği şeyleri gözümüze sokması hikayeye ayrı bir güzellik katıyor. Hikayenin kurgu olup olmadığını bilemem ancak yazılanlara komplo teorileri diyenlerin bir an önce bulundukları mağaradan çıkmalarını öneriyorum.

    Yazarımız John Perkins, bir ekonomi uzmanı ve aynı zamanda şirketokrasiye hizmet eden bir ekonomik tetikçi (ET). Yaptıklarından pişman olmuş olacak ki, görevinden istifa edip yaşadıklarını kaleme almaya karar veriyor. 5 kez rüşvet ve tehditlerle kitabı yazmaktan vazgeçiriliyor. ABD'de 24 yayınevi kitabı yayınlamaya korkuyor.

    Kitap, Amerika'nın Ortadoğudaki gelişmemiş üçüncü dünya ülkeleri üzerindeki kirli planlarını, Amerikan ajanı olan John'un bu ülkelerin yöneticileri ile yapmış olduğu ziyaretlerini, bu ziyaretlerde aslen bu devletlerin hiç ihtiyaçları olmayan şeyleri Amerika'nın çıkarları doğrultusunda nasıl pazarladığını, bu ülkelerin Amerikan bankalarından faizli devasa krediler çekmek zorunda bırakılarak yıllarca borçlandırıldıklarını, dolayısıyla onları nasıl dışa bağımlı hale getirdiklerini, sonrasında yeraltı kaynaklarına nasıl çöküp sömürdüklerini, anlaşma sağlayamadıkları ülkelerin yöneticilerini nasıl derdest ettiklerini, silah satmak istedikleri ülkelerde terörizmi nasıl faaliyete geçirdiklerini bir itiraf şeklinde ele alır.

    'Sonuçta bu liderler, sadakatlerini garanti edecek bir şekilde bir borç batağına saplanırlar. Sonra da politik, ekonomik veya askeri ihtiyaçlarımız için ne zaman istersek onları kullanabiliriz. Karşılığnda onlar da, halklarına sanayi siteleri, elektrik santralleri ve havaalanları sağlayarak politik durumlarını güçlendirirler. Bu arada, Amerikan mühendislik ve inşaat firmaları inanılmaz derecede zenginleşirler.' (Alıntı)

    Olur da vaktiniz olur ise, yaklaşık 8 saat hiç sıkılmadan keyifle izleyeceğinizi düşündüğüm ve içerisinde İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan emperyalizminin ve kapitalizmin ülkemize giriş hikayesini, 1948 - 1951 yılları arasında Amerikanın diğer 16 ülke ile birlikte Türkiye'ye yaptığı Marshall yardımı neticesinde ülke olarak verdiğimiz tavizleri, margarinin ülkemize nasıl girdiğini, zeytinyağlı yiyemem aman türküsünün hikayesini, dönemin en büyük gelir kaynaklarından olan kenevirin yasaklanmasını, sağ-sol olaylarının çıkışını, hala aktif siyasette rol oynayan bir partinin kuruluşunu, devalüasyonları, darbeleri, idam sehpalarını anlatan Mehmet Ali Birand'ın (nur içinde yatsın) Demirkırat belgeselini bırakıyorum.

    https://youtu.be/WFMoNxZtKr0

    Diğer yandan, aslında fotoğrafa yakından baktığımızda ekonomik tetikçilerin faaliyetlerini halen ülkemiz üzerinde devam ettirdiklerini ve hatta bunu bireylere kadar indirgediklerini görüyoruz. Örneğin hepimizin evinde ömrümüzün sonuna kadar kullanmayacağımız bir çok eşya mevcuttur. 'Bir kez evleniyoruz, âdet vs.' adları altında birkaç saatlik düğün merasimi için yıllarca çalışmak zorunda bırakılırız. Özel hastanelere yolumuz düşerse olmayan hastalık çıkarırlar. Aman sağlığımdan önemli mi deyip varımızı yoğumuzu harcarız. Bir de MR'ınıza bakalım, sizi şu polikliniğe yönlendiriyorum, ameliyat olmanız lazım, 1 ay sonra kontrol vs. (bu kontroller hiç bitmez). Sezonda izleyeceğimiz dört tane maç için bir yıl boyunca abone oluruz. Bize hiçbirşey katmayan dizilerin, programların başından kalkamayız. Şu 3 harfli marketlere gelince; tüm ürünleri görüp dokunabilelim diye labirent şeklinde tasarlanmıştır. Ayrıca bütün ürünler kolisinin içinde durur ve kolilerin ağzı gülenyüz şeklinde açılır. Nedenini siz düşünün. Rezistans denilen şey o kadar pahalı olmamasına rağmen, işe yarayıp yaramadığı bile meçhul olan ve makinenin rezistansına zarar verdiği gerekçesiyle her yıkamada kullanılması gerektiğini söyleyerek itelemeye çalıştıkları reklamı hatırlamışsınızdır. Bankalar yasal dolandırıcılardır. Bize kredi, kredi kartı verebilmek için ne kadar uğraşırlar değil mi? Sonunda bu krediye gerçekten ne kadar ihtiyacımız olduğuna ikna olmuşuzdur. Yukarıda saydıklarım benim aklıma gelenler. Eminim siz de buna benzer birçok şey bulabilirsiniz. Şimdi bunların kitapla ne alakası var diyeceksiniz. Bana göre hepsinin amacı ET'lerin amacı ile aynı yöntemleri ise farklıdır. Amaç bize hiç lazım olmayan şeyleri çok ihtiyacımız varmış gibi göstermek ve bu şekilde kendilerine bağlamak. Bunların en tehlikelileri ise online oyunlardır. Oynayanlar bilir ki bu oyunlar tamamen ayrı bir dünyadır. Ancak burada bir farklılık söz konusudur. Oyunculara satılmak istenilen bir itemin oyuncuya lazım olduğuna ikna edilmesine gerek yoktur. Çünkü oyunun kurucusu oyuncuların ihtiyaçlarını da zaten kendisi belirler. Birçok online oyun böyledir. Para vermezseniz ilerleyemezsiniz yada güçlenemezsiniz böylece oyundan da keyif almazsınız. Pay to win. Konu fazla dağılmadan toplayayım. Ülke olarak dışa bağımlılığımız artar birey olarak da ihtiyaçlarımızı kendimiz belirlemez ve bilinçli tüketici olmaz isek, malesef bizden sonraki nesillere şirketokrasi ile yönetilen küresel bir imparatorluk bırakacağız gibi görünüyor. Umarım bu olmaz. Ekonomik tetikçilere karşı her an tetikte olmalıyız :)

    Kitabı okuduktan sonra geleceğe karşı umudunuzu yitirebilirsiniz, o yüzden izlemediyseniz kitabı okumadan önce Zeitgeist belgeselini izlemenizi öneririm.
  • Bu açıdan bakınca, yağmurda hüzün gibi bir şey galiba: İlk başta aman bana ilişmesin diye didinir sakınırsın, emniyetli ve kuru kalmak için elinden geleni yaparsın, ama baktın ki olmuyor, baktın ki yağıyor üzerine dört bir koldan, gark olursun ta dibine kadar ve bir kez bu kadar battın mı içine, ha bir damla eksik ha bir damla fazla ne fark eder. Yağmur da hüzün gibi bir şey, yakalandın mı bir kez, azı çoğu yok artık. Olsa olsa "kuru kalabilenler" ve "sağanaktan nasibini alanlar" var. 
  • Aman Tanrım
    nasıl da yalnızız bir yerde
    çok çok birlikteyken
  • - Sorun çok ciddi. Dilde bağımsızlığımız elden gidiyor. Bu bir kültür sorunudur. Yavaş yavaş Fransızların ve İngilizlerin egemenliği altına giriyoruz. Önce ekonomik bağımsızlığımızı yitirdik, sonra da kültürel bağımsızlığımızı. Bunu siyasal bağımsızlık izleyecek. Neye varacak bunun sonu? Böyle giderse elli yıl sonra sokaklarda hiç Türkçe tabela göremeyeceğiz. Önce gazeteler, sonra da okul kitapları yabancı sözcüklerle donanacak. Çocuklarımızın dilini anlayamayacağız. Aman kızlar, çok dikkatli olalım. Yavaş yavaş bütün ulusal kimliğimizi yitiriyoruz!
  • 104 syf.
    ·6/10
    5 karakter üzerinden sizi psikolojik tahlil yapmaya sürükleyen bu kitap bende aman aman bir duygu oluşturmadı dürüst olmak gerekirse. Belki de kitabın bitiş sahnesinden ötürü öyle düşündüm emin değilim ancak kitap içerisindeki olay örgüsü türk dizisi olsa rahat 6 sezon boyunca görebilirdik. İçeriği dolu tutmayı başarsa da okuyucuyu elinde tutmayı başarabildi mi, emin değilim açıkçası. Diğer okuyucular ne düşünür bilmiyorum ama ben sürekli bir 'ee sonrası ne peki?' modundaydım ama sonrası gelmeden başka bir olaya çoktan geçmiş oluyoruz.