Sonra, babam eve döndü. Bize hediyeler getirmişti: içi ince tüylerle dolu, parlak muşambadan hayvanlar. Kardesim Bernard için bir fil, kardesim Yves-Marie için bir yavru geyik, benim içinse bir at getirmişti. Bana hediyemi verirken, şaha kalkan bir at seçtiğini, çünkü benim de öyle bir eğilimim olduğunu söylemişti.
Sanırım babam atlari pek sevmezdi.
Babam bizi pek severdi, özellikle de yatmış olduğumuz zamanlar. Çocukların her zaman yatmış olmasını isterdi. Bazen eve öğleden sonra geldiğinde, bizim yatmamış olmamıza şaşırırdı.
Babamın otomatik tabancası vardı, çünkü o bir direnişçiydi. Geceleyin arkadaşlarıyla birlikte gider, otomatik tabancasını da yanında götürürdü. Biz, izciler gibi iz sürmeye gider sanırdık.
Babamın otomatik tabancası salondaki divanın altında saklıydı. Babamın bir otomatik tabancası olmasını pek istemezdik, çünkü bazen kafasında tuhaf fikirler oluşurdu.
Birçok kez, annemi öldüreceğini söylerdi. Biz bunu şakasına söylediğini sanırdık ama hiç de şaka yapar gibi bir hali yoktu.
Büyükannem kızı için, biz de annem için korkardık.
Bir günü hatırlıyorum, perşembeydi, evdeydik. Babam, büyükanneme, annemi beklemeleri için sokağa adamlarını yerleştirdiğini söyledi. Gün içerisinde, büyükanneme tabutu hazırlayıp hazırlamadığını sormak için geri geldi. Büyükannem saçmalamayı bırakmasını söyledi. Konuşulanları duyuyor ama fazla
gülemiyorduk, çünkü saçmalayıp saçmalamadığından emin değildik.
Annem bürodan döndü, babamsa çok geç vakitte, oldukça yorgun bir halde geldi. Hiçbir şey olmadı.
Babam o gün annemi öldüreceğini unutmuş olmalıydı.