Kacey, hayatı kontrolsüzce yaşayan, içindeki boşluğu partilerle doldurmaya çalışan genç bir kadın. Jonah ise ona göre tam tersi; sessiz, dingin ve zamana karşı yarışan biri. Kalbinin her atışı onun için bir geri sayım, ama bu sonun gölgesinde bile sanatla ve anlam arayışıyla dolu. Bir gece, Jonah, Kacey’yi darmadağın bir halde bulduğunda, ikisi için de yeni bir hikaye başlıyor.
Kacey’nin hızla yaşayıp kaçmak istediği hayat, Jonah’ın sakin varlığıyla yavaşça değişmeye başlıyor. Jonah da, aşka kendini bırakma cesaretini Kacey’de buluyor. Ancak ikisi de bu aşkın üzerine karanlık bir gölge gibi düşen o gerçeği biliyor: Jonah’ın ömrü sınırlı. Bu sınırlı zaman, onların her anını daha da değerli kılıyor.
Kacey'nin hızlı, parçalanmış dünyası; Jonah'ın zamana karşı yarışan, dingin varlığıyla çarpışınca, ortaya kelimenin tam anlamıyla hayatı sorgulatan bir aşk çıkıyor. Kacey’nin savruluşları ve Jonah’ın tükenmekte olan zamanı, her ikisini de bu geçici hayatta gerçekten “yaşamaya” zorluyor. Ama onların hikayesini asıl güçlü kılan şey, sonunun tatlı bir umut değil, acı bir gerçek olması.
Bu kitabı okurken, her sayfada sonun ağırlığı daha çok hissediliyor; iki karakterin aşkı büyüdükçe, üzerlerinde bir gölge gibi bekleyen o kaçınılmaz sona biraz daha yaklaşıyorsun. Beni en çok etkileyen, kitabın seni tatlı bir masala değil, yürek burkan bir gerçekliğe götürmesi oldu. Kötü sonlar her zaman bambaşka bir tat bırakır, değil mi? Bazı hikayeler yarım kalınca çok daha anlamlı oluyor.