Son Sürat, sadece romantik bir hikâye değil; zamanla yarışan iki insanın birbirinin hayatında iz bırakma hikâyesi. Emma Scott bu kitapta aşkı “mutlu eden şey” olarak değil, insanın içindeki karanlığı kısa süreliğine susturan bir şey gibi yazmış. Bu yüzden kitap boyunca sürekli bir kırılganlık hissi var. Daha ilk sayfalardan itibaren yaklaşan bir vedanın gölgesi hissediliyor.
Jonah karakteri kitabın en güçlü yanıydı bana göre. Dışarıdan bakınca asi, umursamaz, dağınık bir rock yıldızı gibi görünüyor ama iç dünyasında korkunç bir yalnızlık taşıyor. Emma Scott erkek karakter yazmayı gerçekten iyi biliyor çünkü Jonah sadece “çekici erkek” olarak kalmıyor; korkuları, öfkesi, çaresizliği olan gerçek biri gibi hissettiriyor. Özellikle müzikle kurduğu bağ çok etkileyiciydi. Bazı insanlar konuşarak değil, yaralarını sanatla anlatır ya… Jonah tam olarak öyle bir karakter.
Kacey ise ilk başta daha kontrollü, daha mantıklı biri gibi görünse de aslında onun da kendi içinde taşıdığı sessiz kırılmaları var. İkisi bir araya geldiğinde ortaya kusursuz bir ilişki çıkmıyor; aksine birbirine tutunmaya çalışan iki kayıp insan çıkıyor. Zaten kitabın en güzel tarafı da bu. Emma Scott aşkı masalsı değil, yaralı yazıyor.
Kitap boyunca en sevdiğim şeylerden biri atmosferdi. Turne otobüsleri, konser ışıkları, gece yolları, motel odaları… Her şey çok sinematik hissettiriyor. Okurken sanki bir indie film izliyormuşsun gibi oluyor. Özellikle havai fişekli sahneler ve müzik anları kitabın ruhunu çok iyi taşıyor. Kapağın kitabı bu kadar iyi yansıtması da ayrı güzel detay bence.
Ama dürüst olmak gerekirse bu kitap insanı duygusal olarak yoruyor. Çünkü Emma Scott okuyucuyu rahat bırakmıyor. Tam karakterlerle birlikte nefes aldığını hissederken bir anda kalbine sert bir şey oturtuyor. Özellikle son