Bazı kitaplar insanı sarsar, silker ve bırakır. Otomatik Portakal işte tam olarak böyle bir eser. İlk sayfasından son sayfasına kadar, insana sadece bir hikaye anlatmaktan çok, ruhunuzu, düşüncelerinizi ve hayata bakışınızı sorgulatan bir deneyim yaşatıyor.
Kitapta, karanlık bir geleceğin distopik sokaklarında dolaşıyoruz. Başkahramanımız Alex, aslında "kahraman" kelimesinin tam tersi bir figür. Şiddet bağımlısı, ahlaki değerlerden yoksun bir genç. Ancak tuhaf olan şu ki, onu okurken hissettiğim öfkenin yanında, anlamaya çalıştığım bir merak ve hatta zaman zaman garip bir yakınlık da vardı. Alex’in çarpık dünyasına girmek beni hem ürküttü hem de büyüledi. Başta kitabı anlamakta zorlanıyorsunuz; kelimeler garip, cümleler alışılmadık. Ama sonra bu dilin büyüsüne kapılıyorsunuz. Alex ve çetesinin dünyası, bu kelimelerle daha gerçek, daha çarpıcı hale geliyor. O dilin içinde kayboldukça, Burgess’in okuyucuyu bilinçli olarak zorladığını hissediyorsunuz. Alex’in toplum tarafından "düzeltilmeye" çalışıldığı anlarda ise kitap bambaşka bir noktaya evriliyor. Şiddet bağımlısı bir insanı daha "iyi" yapmak için onun özgürlüğünü elinden almak... Bunun doğru mu yoksa daha da büyük bir şiddet biçimi mi olduğu sorusu zihnime mıh gibi çakıldı. Alex’in zorla değiştirilmeye çalışıldığı sahnelerde, kendimi öfke ve hüzün arasında sıkışmış hissettim. Çünkü Alex kötü bir insandı ama aynı zamanda kendi seçimlerini yapma hakkı da elinden alınıyordu.
Kitabın sonunda, Alex’in içindeki değişimi görmek beni hem umutlandırdı hem de melankoliye sürükledi. Belki de büyümek böyle bir şeydi; gençliğin o asi ve yıkıcı enerjisinden sıyrılıp, sorumlulukla dolu ama daha "renksiz" bir dünyaya adım atmak. Alex’in bir noktada hayatın
Otomatik PortakalAnthony Burgess · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2009113bin okunma