•  Bugun anladim ki hərsey yanliş anlamışam
     
  • Alnımdan süzülüp kavisli burnuma yayılan ter damlaları da olmasaydı, sürecekti bakışlarımın anlamı olan inançsızlığım.

    Ama buradaydım işte, kavurucu güneşin altında bir meczup gibi kaygılı çekingen.

    Terden sırılsıklam olan ellerim usulca dokunuyor yaşlı dutun pütürlü, kupkuru gövdesine.

    Parmaklarım geniş gövdesindeki çatlak ve kıvrımlara temas ettikçe yapraklarının arasında gizlenen rüzgar şiddetini arttırıyor.

    Tanıdı mı beni?

    Göğüs kafesime isyan bayrağını çeken kalbim rüzgarın sesine eşlik ederken ağacın meyve yüklü dalları gölgeye boğuyor bedenimi.

    Tanıdı, tanır, hele bir tanımasaydı…

    Küçük bir kız çocuğuyken bu ulu ağacı annem bilirdim.

    Bana lezzetli meyvesiyle ikramda bulunur, gölgesini sakınmaksızın, varlığından kimi zaman kuşku duyduğum o ağaç kalbine kalbimi açmama izin verirdi.

    Saatlerce konuşurdum onunla, en sevdiğim huyu olan suskunluğuyla dinlerdi beni.

    Hayallerimi anlatırdım, onları asla küçümsemezdi hatta bir keresinde “Büyüyünce bir dağ olup karşına dikileceğim, sonsuza kadar bakışacağız,” dediğimi ve usul usul sallanan yapraklarını hatırlarım…

    Yaşlı dutu bu kadar benimsememde babamın etkisi de büyüktü.

    Hastalığın kendine has kokusuyla boyanmış dört duvar arasında ölümü arzulayan babam, içini kemiren bir pişmanlığın kölesiydi, çocuk halimle bile farkındaydım bunun.

    Derisinin örtmekten aciz olduğu mavi, yeşil damarlı elleri ellerime dolandığında irkiliyordum, zavallı adam da bunu hissedip küskünce yorganının içinde kayboluyordu.

    Bir gün, sıcak bir öğle vakti odasına girdim. Çocuktan farksız bedeninin küçük bir alan kapladığı yatakta, her zamanki gibi yorgan altındaydı.

    Son zamanlarda tik edindiği diş takırdatma işiyle meşguldü, ne korkardım o iç gıdıklayıcı sesten.

    Tereddüt içinde yaklaştım yanına.

    Yorgan altında yatan bir insana değil de, kefen içinde çürüyeyazmış bir cesede sesleniyordum sanki. Yuvalarından fırlamış ve dipsiz kuyuyu andıran siyah gözlerinin etrafını çevrelemiş sulu kana rağmen titremedim karşısında ya da çığlıklar atmadım.

    Sanki o da bunu hissetmişti ve tebessüm için germişti mor dudaklarını.

    Bu kez ben önce davranmıştım, ellerimi kullanılmaktan yıpranmış ve yünleri öbek öbek kenarlarına toplanmış yorganın altına sokmuştum.

    Beyaz küçük ellerimi sahiplenircesine sıkı sıkı kavramıştı o tuhaf el.

    Parmaklarım elin üzerindeki sert damarları okşarken boğazıma dizilen hıçkırıklar gözlerimi yaşartmıştı.

    Bir süre kıpırtısız beklemiştim, ince uzun parmakları sıkılığını yitirdiğinde beyaz ellerim üzerinde oluşmuş kırmızı şeritlere iç geçirmiştim.

    Babamla aramızdaki tek ilişkiydi bu; ellerini ver, sımsıkı kavrasın, acıdan inlemek istesen bile çıt çıkarma.

    Ayaklarım beni odanın penceresine sürüklerken düşünüyordum, ellerimi elleri arasına aldığında ne hissediyor, ne var bu ellerde?

    Sıcak bir esinti örümcek ağına takılan bir kelebek misali yitiverdi sidik ve rutubet kokusunda.

    Babam, tepenin üzerinde tüm asilliğiyle göğe uzanan ağaca mıhlamıştı gözlerini.

    Siyah kuyu büyük bir nefretle çalkalandı, azgın dalgaların arasında azap ve kederi boğulurken gördüm.

    Dudakları işte o an aralandı, “Annen o senin, Safiye.” dedi, boğuk sesiyle.

    Ardından gitmemi istercesine yorganının altında kayboluşunu seyrettim…

    “Annen o senin…”

    Bu cümle o kadar ağır gelmişti ki çocuk zihnime. Rüyalarımda dut ağacının kolları bedenimi sarıyor, kadınsı yüzü göğsüme kapanıyordu…

    Koluma çarpıp yere düşen kırmızı bir dut şimdiki zamana döndürdü beni. Dudaklarımda genişleyen tebessümle sıyrıldım gölgeden, tepeyi ardımda bıraktım.

    Peşime takılan bir çoban köpeğiyle taşlı yollarda adımlıyorum, kahverenginin hükümranlığında kerpiç evler, ahırlar, ağıllar, at arabaları ve yapraksız ölü ağaçlar karşılıyor beni.

    Biraz sonra bir köşede onu buluyorum: Yetim bir çocuğu andıran terk edilmiş köy evini.

    Kırık camlı penceresinin önünde durakladığımda bir korku sarıyor zihnimi; o tanıdık rutubet ve sidik kokusuna sızmış ıssızlığa rağmen içimden bir ses ayyuka çıkıyor.

    Pencereden başımı uzattığımda, beni doğurduktan kısa bir süre sonra intihar eden annemin ve bu intihar sonrası karısını kaybetmesinin acısıyla zaten var olan hastalığı daha da perçinlenen babamın ruhuyla karşı kalacağımı söylüyor.

    Bense daha başka birine bakınıyorum, ellerimi soğuk duvara bastırdığımda gözlerim kapanıyor.

    Anı tufanı içinde yitiyorum.

    “Beni takip et.” diye fısıldıyor, erkek. Kız endişe içinde dudaklarını dişlese de itaat ediyor.

    Ay, kıskanç bir bulut tarafından katledildiğinde erkek, karanlıktan korktuğunu bildiği kızın elini tutuyor. “Ne kadar da düşünceli,” diyor kızın zihni. Canım Yunus…

    Tabanları kana bulanarak ilerleyen ikilinin arkalarında büyüyen gölgelerini mısır tarlası yutuveriyor.

    Yalın ayak yeşil göle vardıklarında Ay hiç kaybolmamışçasına beliriyor, yıldızı bol gökyüzünde.

    Suyun kenarına bağdaş kurup oturuyor erkek, Yunus.

    Kız da diz kırıp erkeğin karşısına yerleşir yerleşmez “Hadi!” diyor. “Ne anlatacaktın?”

    Başını iki yana sallıyor, Yunus.

    Kızın gözlerinde alevlenen merak içten içe hoşuna da gitse ağırdan alıyor.

    “Önce özür dilemelisin.”

    Bu istek karşısında kaşlarını çatıyor kız. “Ne özrüymüş bu?”

    Yunus zafer dolu gülümsemesiyle kızın bükülen pembe dudaklarında, kırışmış beyaz alnında göz gezdiriyor.

    “Avludan bir adım dahi uzaklaşamadan yakalanacağımızı ve bütün suçu üzerime atacağını söylemiştin. Yanıldın. Af dile.”

    Teslim bayrağını göndere çeken kız kıvırcık saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırırken kısık bir sesle özür diliyor.

    “Ayaklarımıza bir şey geçirseydik bari…” diye söylenmeyi de ihmal etmeden tabi.

    Yunus’un Ay ışığında kutsanan güzel yüzü büyülüyor kızı.

    “Safiye…” diyor Yunus.

    “Sana anneni anlatmamı istiyordun ya…”

    Heyecanla atılıyor kız.

    “Evet, istiyorum. Anlatacak mısın, şimdi mi?”

    Olumlu anlamda başını sallayan Yunus büyük bir acı altında ezilirken kapatıyor gözlerini, çünkü biliyor o gözlerin kendini ele vereceğini.

    Başlıyor tılsımlı sesiyle anlatmaya: “Senin de bildiğin gibi ben yetim ve öksüz bir çocuğum, Safiye.

    Anam ve babam bir yangında can vermiş, ben ise yüzsüzce hayata tutunmuşum.

    Sakın itiraz etme, canımı yakmaktan ileri gidemezsin.

    Şimdi anlatacaklarım annen Elmas’ın, baban Murat’ın ve ben garip Yunus’un tüm gizlerinin döküleceği bir itiraf olacak.

    Yangından kurtarılan bebek, Yunus, köyün en varlıklı ve gönlü geniş insanının himayesi altına alınır.

    Köyün muhtarınca sahiplenilirim.

    Muhtar ve karısı oldukça iyi bakarlar bana.

    Ama kızları Elmas…o daha başka bakar.

    Ne de hoş bir isim, değil mi? Elmas.

    Yunus’u bağrına basar, sever, büyütür.

    En iyi dostu, en iyi sırdaşı olur Elmas Yunus’un.

    Abla kardeşten öte bir sevgiyle…

    Anası babası yoksa da Elmas’ı vardır, Yunus’un.

    Ninniler, masallar, tekerlemeler dökülür dudağından kızın, küçük oğlan gözlerini kapayarak dökülen kelimeleri kucaklar.

    Ana, der bir gün Yunus, Elmas’ına.

    Ne de güzel gülümser kız.

    Günler günleri kovalar, Elmas evlilik çağına adım adım yaklaşır.

    Aşıktır bir delikanlıya, Murat’a.

    Mektuplar yazılır, okunur, öpülür, koklanır, ayaklar altına alınır, yakılır…

    Aileler bir araya gelir, Elmas ve Murat tatlı tatlı bakışır.

    Küçük Yunus ise bir köşeye sinmiş, unutulmanın acısıyla kıvranır.

    Kına, çeyiz, düğün, derken Elmas Yunus’u ardında bırakıp Murat’a varır, hem de davullar eşliğinde doru atıyla.

    O günün gecesi Yunus ilk kez tek yatar. Korkunç rüyalar içinde bocalar, yorganı üzerinden sıyrılır ve soğuktan kaskatı kesilir.

    Güneşle beraber soluğu yeni evlilerin kapısında alır.

    Gözleri hayat dolu kızı arar, köyün Elmas’ını, biriciğini. Bulduğuysa bir yabancıdır.

    Soluk tenli, kısık durgun yeşil gözleri altında karartılar taşıyan bu kuru pembe dudaklı kız Elmaslıktan olabildiğince uzaktır.

    Oyalı yazmasının kenarından firar etmiş sarı buklesi de olmasaydı kaçıp gidecektir Yunus.

    Elmas tüm gününü Yunus ile geçirir, Murat ortalıkta gözükmez, küçüğün keyfine diyecek yoktur.

    O gece inat edip Elmas’larda kalır. Korkuyorum, diye fısıldar kızın kulağına ve bu sayede yeni evlilerin odasında bir yer yatağına yatırılır.

    Oda karanlık ve Yunus meraklıdır.

    Yastığından kaldırır başını ve gerçek Murat ile tanışır.

    Yatakta sapsarı kesilmiş yatan o adam, Elmas’ın doru atıyla vardığı delikanlının ta kendisidir.

    Hastalıklı yüzünde alnı boncuk boncuk ter kaplı, sarıya çalan derisiyle eli Elmas’ın kar beyaz elini sımsıkı kavramış, gözlerinin akı karanlıkta parlıyor…

    İki yıl geçmişti. Koskaca iki yıl. Yunus kimseye bir şeyler diyememişti üstelik.

    Elmas’ın her geçen gün solan tazeliği dikkat çekmedi.

    Yunus da sustu, Yunus korktu, ödlek çocuk!

    Yedi yaşına girdiği geceden iki gün sonra bir bebek doğurdu Elmas.

    Adını Safiye koydular.

    Birkaç gün geçti, Yunus bir gece çobanlığını yaptığı sürüyü ağılda kontrole çıktığında tepeye giden yolda bir kadın gördü.

    Ayakları çıplak, yazması pelerin gibi omuzlarında seriliyken hızlıca ilerliyordu beyaz entarisi rüzgara boğulan kadın.

    Yunus meraklandı, içinde anlam veremediği bir sıkıntı patlak verdi.

    Kadın karanlığın ağına dolanmadan önce Yunus’un gözlerine değdi o sarı bukleler.

    Koştu, koştu, koştu Yusuf.

    Ay ışığı Elmas’ın titrek beyaz parmaklarına hayat verdi, kadın elindeki kalın ipi dutun en güçlü dalına bağladı.

    Dili tutulan Yunus ağzı hafif aralık seyretti onu; dut ağacında nazlı nazlı sallanan genç kadını, Elmas’ı.

    Aylar geçti, Murat daha bir fenalaştı, yataktan çıkamaz oldu.

    Elmas diye sayıkladı gecelerce.

    Sonra Yunus’u sordu anasına, onu bana getirin dedi.

    Yunus Elmas’tan yadigar olarak o eve kabul edildi.

    Önüne Safiye’nin beşiği bırakıldı.

    Yunus salladı beşiği, Safiye ağladı.

    Günahsız bebe hissediyordu sanki, anasının ölümüne göz yuman Yunus’u lanetliyordu acı çığlıklarıyla.

    Zaman aktı geçti, Safiye büyüdü, babası ölüden farksız, anası yok,

    Yunus’a tutundu. Yunus da ona.

    Oysa bir katildi Yunus, Elmas’ının katili…”

    Yanaklarımdan süzülen yaşlarla ellerimi evin taş duvarlarından çekiyorum.

    Kör adımlarla samanlığa yürüyorum.

    Elim kapıyı açmak için soğuk metale dokunduğunda yıllar geriye sarmaya başlıyor.

    Çıplak ayaklarını samanların arasına gömmüş, ağzında yetişkinlere özenircesine çiğnediği odun çöpü.

    Kuzgun siyah saçları dağınık, sağ kaşını perçemi örtmüş.

    Kemikli ince yüzünün bitiminde yuvarlak hatlı küçük bir çene.

    Aldığı her nefesle pembe dudaklarının arasından minik, kare dişleri görünüyor.

    Gidiyorum ben, Yunus.

    Ardımda bırakıyorum seni, dutu, kahverengiyi.

    İçinde uçsuz bucaksız bozkırı gördüğüm kısık kahverengi gözlerini kirpiklerinin gölgesinde saklıyor, benden.

    Bir kelime dahi etmiyor.

    Köyden ayrılmadan önce anne ve babamın yan yana yattığı mezarlığa götürülüyorum, oysa hiç düşünmemiştim bunu.

    Annem mi, babam mı? Hangisini tanıyorum ki, Yunus’un dilinden dökülen cümlelerden başka bir geçmişim var mı?

    Ah, Yunus!

    Kestane rengi deri bir bavul…

    Bir tren…

    Ve bir rüya, içinde Yunus’un genç bir kadını dut ağacının dalında sallanırken gördüğü, rüzgarın kadının saçları arasında çöreklenip sarı buklelerini dalgalandırdığı bir kabus…

    Sıyrıldım geçmişten, onu bulmalıyım diye sayıklıyormuşum meğer, dudaklarım kendiliğinden kıpırdanıyor.

    Geç kalmadım, anladım hatamı, döndüm.

    Kahverengiye bulanmaya geldim.

    Ben seni affettim, ya sen, kendini affedebildin mi Yunus?

    Gıcırdayan samanlık kapısı aralanırken zihnim umutla tekrarlıyor: O çocuk, o saman yığınının üzerinde, ağzındaki çöpü dişleye dişleye yıllardır beni bekliyor.
  • Anladım ki benliğimizin farkına vardığımız an. Acının pençesinde kıvrandığımız andır.
  • "Bir şeyleri beklemeye başladım.Neyi, neden beklediğimi düşünürken aslında hiçbir şeyi, hiçbir zaman beklemediğimi anladım."
    Kaan Murat Yanık
    Sayfa 232 - Everest Yay.
  • Anladım insanlardan geldiğini kederin;
    Uzak, herkesten uzak bir hayat süreceğim.
  • Yaklaştım ve kabarıklığın dikdörtgen biçiminden bu hafif şişkin cebin içinde ne olduğunu anladım: Bir KİTAP! Dört aydan beri elime hiç kitap almamıştım...
    Stefan Zweig
    Venedik Yayınları
  • Gözlerin derdim hep gözlerin..
    B'aktıkça yeşilliğinde kayboldum, maviliğinde boğulup, karanlığında ise yok oluyordum, yüreğinde miyim neyim?.
    Artık gözlerin yok, göremiyorum!.
    Hissettiğim bir şey var, o da sözlerin..
    Bu kadar güzel miydi sözlerin?.
    Ama ilk defa dikkatimi çekendi o güzel gözlerin..
    Anladım ki asil güzelliğini göstermek için bir t'uzakmış gözlerin..
    Ben o t'uzağı gördüm, düştüm ama yüreğinde buldum kendimi..
    Anlamadım ama iyi ki de düştüm, yoksa nasıl duyardım ki sözlerini?.
    Yoksa sen miydin yüreğine düşmem için iten beni?.
    Gözlerinden gördükten sonra duyunca sözlerini..
    Özler oldum her gün sesini..
    Her gün Pazar oldu bana, özlüyorum yahu gözlerini, sözlerini, sesini ama en çokta seni..
    Bugün gerçekten Pazar ve ben çok seviyorum seni..