Hey gidi günler… Ne günlerdi!
Yalnızca O’nu anmak vardı. Sadece hizmet etmeyi düşünmek vardı. Yürekler hassastı; diller az konuşurdu. Gözler yabancıya karşı perdeli, eller ve ayaklar ise bir coşku ve şevkle yarınları aydınlatma gayretindeydi.
Zihinler, “Müslümanların derdini nasıl hafifletebilirim?” sancısıyla zonk zonk zonklardı. Çevredeki insanların küçümseyici ve anlamayan bakışlarına tahammül hat safhadaydı.
Şimdi ise bütün bunların yerini şişmiş, tok nefisler; düşünemez hâle gelmiş, dumura uğramış beyinler aldı. İnsanlığı kaderiyle baş başa bırakıp “Zaten hak ettiler.” küstahlığına girenler; Müslümanlara karşı, düşmana duyulması gereken kini, buğzu ve cedeli duyanlar aldı. “Acaba koynumda hangi güzel hûrî yatar?” mülahazaları aldı.
Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki; beni hiçlikten çıkarıp bana bir ruh, bir karakter vermeyi, inkişafımı sağlamayı ve beni serfiraz etmeyi hak etmemiştim. Fakat ben, elime aldığım balyozla bütün bu güzel hasletleri tek tek, sanki bir canavarmış gibi, sanki kendi hakkımmış gibi toza dumana kattım. Kendimi kendi elimle rezil ettim.
Allah’ım, ümidimi kesmedim. Allah’ım, ümidimi kesmedim.
Ben Senden razıyım. Ne olur, Sen de bizleri kıyamet günü bu rezilliklerle yargılama!