Yaprakların hışırtısı, suyun hafif hareketleri, köpeğimin homurtuları… Başka hiçbir ses yok gölün kenarında. Ahşap oltamın başı dayandığı kayanın dibinde yerde, gövdesi ise göğe yükseliyor, yavaşça kıvrılan ucundan ince misina sarkıyor suyun içine. Olta o kadar uzun süredir hareketsiz ki ipin ucundaki yem ne haldedir acaba, suyun içinde dura dura bir hal olmuştur…
Kafamı kaldırsam görürüm ki gök kubbe ne kadar da mavi, ne kadar da huzur verici. Ormandaki sis henüz bu maviliği ya da güneşi gizleyebilecek kadar kalın değil. Güneş de az ısıtsaydı buraları… Kaldıramıyorum başımı, göremiyorum bunları, boynum üşüyor. Öyle ama sonbaharda bile buz gibidir Berfu Gölü’nün kenarı. Kim bilir ne kadar yüksekteyim şehirden, az değil o kesin. Şalımın üstünde gençliğimde ninemin ördüğü beyaz bir bere, çamurlara otura kalka uçları kahverengiye çalmış gece mavisi montum, içinde de iki üç kat kalın kazakla bile üşünebilecek bir hava.
Köpeğim bile üşüyor gibi. Halbuki onun ne güzel, bakımlı, yumuşak, kaya grisi tüyleri vardır. Çok sık ve kat kattır, yoğundur bu tüyler. Mavi gözlerinin, bir de kömür karası burnunun etrafında yer yer beyazdırlar. Ah be canım köpeğim, sen soğuk yerleri sevmez miydin? Ne diyedir bu üşümen?
Sol elim, başını kucağıma koymuş köpeğin sırtında. Yumuşacık tüylerini okşamamdan pek hoşlanır o. Kitabım köpeğin başına dayalı. Elimdeki sarı fosforlu kalemin arkasıyla sabitlenmiş sayfa hafif ama soğuk esen rüzgar yüzünden sürekli hareket halinde. Renksiz çelik termosu almak için elimi uzattığım anda karışıp gidecektir sayfalar muhtemelen. Her okuduğum kelimeyle birlikte içimde kitaba dalıp oltanın hareketini fark edememe korkusu beliriyor. Halbuki görünür bir yerde, uzattığım ayaklarımın ucunda duran olta.
Güya çok balık tutulur diyorlardı bu gölde. Her zaman kullandığım