Ne olursa olsun, tüm bunların sonunda ölüm var. Bunu biliyoruz. Her şeyi bitirdiğini de biliyoruz. Avrupa'yı kaplayan, içimizden bazılarının hiç usundan çıkmayan mezarlıklar işte bunun için çirkin. Yalnız sevilen güzelleştirilir, ölümse bizi tiksindirir ve bıktırır. Onun da fethedilmesi gerektir. Carraraların sonuncusu vebadan boşalmış Padova'da tutsak kalmış, Venediklilerce kuşatılmış durumda, sarayın salonlarında uluyarak dolaşıyordu; şeytana sesleniyor, ondan ölümü istiyordu. Onu aşmanın bir başka biçimiydi bu. Ölümün saygı gördüğünü sandığı yerleri öylesine korkunçlaştırmış olmak da Batı'ya özgü cesaretin bir belirtisi. Başkaldırmış kişinin evreninde, ölüm, adaletsizliği aşka getirir. Son haksızlıktır.
Bir gün gelir, ya gözlemi ya eylemi seçmek gerekir. İnsan olmak derler bunun adına. Bu parçalanışlar korkunçtur. Ama gururlu bir yürek için iki şeyin ortası olamaz. Ya Tanrı var ya zaman, ya bu haç ya bu kılıç. Ya çırpınmalarını aşan daha yüksek bir anlamı vardır bu dünyanın ya da bu çırpınmalardan başka hiçbir şey gerçek değildir. Ya zaman ile yaşayıp onunla ölmek ya da daha büyük bir yaşam için ondan çekilmek gerek. Biliyorum, uzlaşmak da, hem yüzyıl içinde yaşayıp hem durasızlığa inanmak da olanaklı. Buna kabullenmek denir. Ama ben bu deyimden tiksiniyorum, "Ya hep ya hiç," diyorum. Eylemi seçtim diye gözlem benim için bilinmedik bir ülke sanmayın. Ama bana her şeyi veremez, ben de durasızdan yoksun kalınca zamanla birleşmek isterim. Defterimde ne özlem bulunsun istiyorum ne acılık, yalnız açık görmek istiyorum. Söylüyorum size, yarın silah altına alınacaksınız. Sizin için de, benim için de bir kurtuluş bu. Birey hiçbir şey yapamaz, gene de her şeyi yapabilir. Bu çok güzel hazır bulunuş içinde, neden onu bir yandan göklere çıkarırken, bir yandan da ayaklar altına aldığımı anlıyorsunuz. Onu ufalayan dünya, kurtaran da ben. Ona tüm haklarını sağlıyorum.