İnsan ilişkilerindeki en büyük yıkım, emeğin bir saygınlık nişanesi olmaktan çıkıp, karşı tarafın konforunu sağlayan bir hizmet nesnesine dönüşmesiyle başlar. Bir birey, sınırlarını tahkim etmeden çevresine hizmet sunduğunda, kendi varlığını o çevrenin iradesine köle kılar. İhtiyaçlar, nankörlüğün beslendiği en elverişli zemindir; çünkü gereklilikten doğan her eylem, zamanla doğal bir hak olarak kodlanır ve sistemin sahipleri için hizmet eden kişi, artık bir birey değil, kusursuz işlemesi beklenen bir mekanizmadır.
Bu düzende, emeğin kalitesi değil, sadece hizmetin kesintisizliği takdir görür. En ufak bir duraksama, sistemin sahipleri tarafından bir saldırı ve ihanet olarak nitelendirilir. "Kötü" yaftası, aslında kişinin kendi sınırlarını yeniden hatırlatması ve iradesini geri kazanma çabası karşısında, acizliğin verdiği bir savunma refleksidir. İhtiyaç üzerinden kurulan bağlar, doğası gereği çatışmaya mahkûmdur; zira sorumluluk almaktan kaçınanlar, emeği ancak kendi konforları tehdit altına girdiğinde bir "sorun" olarak görürler.
Gerçek güç, o masada oturmaya devam edip adaleti tartışmak değil; masayı o insanların başına yıkarak kendi iradesini masanın kendisi yapabilmektir. İhtiyaçlar giderilmediği an ortaya çıkan o ilk anlaşmazlık, aslında bir kopuş değil, sömürünün ifşasıdır. Bir insan, konforu bozduğu için kötü ilan ediliyorsa, o kişi artık bir kurban değil, cellatlarının konforunu elinden alan tek gerçek özgürdür. Çünkü ancak hizmetin ihtiyaçtan değil , saygıdan gelmesi gerektiği zorunlu kılındığında, sömürü düzeni tasfiye edilir. Unutulmamalıdır ki; herkesin kendi sorumluluğundan kaçtığı bir dünyada, emeğiyle onları besleyen kişi, kendi sömürüsünü finanse eden tek faildir. Gerçek bir uyanış, ancak hizmetin kesildiği o mutlak sessizlikte, nankörlerin kendi