Aşk, doğası gereği saf bir kapılma halidir; ancak bu kapılma, içerisinde en büyük evrensel kötülüğü, yani "sahip olma" dürtüsünü barındırır. Duygu sadece kapıyı aralayan bir eşiktir; fakat arzu o kapıdan içeri sızdığı an kendi "isteğini" doğurur ve o kapıyı içeriden kilitler. Bu kilit, sevginin bittiği ve mülkiyet hastalığının başladığı yerdir.
İnsanlığın en büyük yanılgısı, birini arzulamayı onu sevmekle karıştırmaktır. Bu bir karşıtlık şizofrenisidir; çünkü kişi, karşısındakini sevdiğini iddia ederken aynı zamanda onu kendi zihinsel zindanına hapsetmeye, yani onu bir nesneye dönüştürmeye çalışır. Tıpkı bir çiçeği sevdiğini söyleyip onu toprağından koparıp vazoya koyan el gibi. O el, çiçeği yaşatmaz; aksine onu kendi seyir zevki için mülkiyetine geçirerek dondurur ve yavaşça öldürür. Vazo, arzulayanın egosu için bir vitrin, çiçek içinse süslü bir hapishanedir.
Bu "esir ve kilit" yasasında kimse özgür değildir. Arzuladığı kişiye kilit vuran, o kilidin başında beklemek zorunda olduğu için kendisi de o arzunun esiri haline gelir. Bu bir hastalık döngüsüdür. Eğer bir duygu, karşısındakini kendi toprağında özgür bırakmak yerine onu bir "müze parçası" veya "vazo objesi" haline getiriyorsa, o artık aşk değil, mülkiyetin tahakkümüdür.