Leyla Arpaç

Leyla Arpaç
@arpacleyla
instagram.com/leyla.booksstagram Pinterest.com/leylaarpac “Profilimde yer alan isimsiz iletiler ve yazıların tümü bana aittir.”
Her varlık, bir başka şeyin yokluğuyla tanımlanır. Işık, karanlığın yokluğunda; ses ise sessizliğin zemininde belirginleşir. İnsan zihnindeki "eksiklik" hissi, genellikle bir kusur olarak görülür. Oysa bu eksiklik, eylemin ve gelişimin ana motorudur. Tamamlanmış bir yapı durağandır; boşluk barındıran bir yapı ise dönüşüme ve yeni ihtimallere açıktır. Yaşam, bu boşlukları doldurma çabasından ibaret olan dinamik bir süreçtir.
Reklam
İki insan arasındaki en yüksek iletişim seviyesi, kelimelere ihtiyaç duyulmayan andır. Ortak bir sessizliği paylaşabilmek, zihinlerin ve ruhların aynı ritimde attığının kanıtıdır. Söz, çoğu zaman bir maske görevi görürken; sessizlik, maskelerin düştüğü ve varlığın olduğu gibi ortaya çıktığı bir alandır. Anlaşılmak için konuşmaya ihtiyaç duyulmayan her an, duyuların mantığının en saf zaferidir.
Dış dünyanın gürültüsü, bireyin kendi iç sesini duymasını engelleyen bir perde gibidir. Modern insan, sessizlikten korkar hale gelmiştir; çünkü sessizlik, aynaya bakmak gibidir. Kelimeler durduğunda, zihin kendi gerçekliğiyle baş başa kalır. Bu durum bir yokluk değil, aksine bir "özle buluşma" halidir. Düşüncenin olgunlaşması için gereken o verimli toprak, sadece sessizliğin sağladığı o sükunet ortamında bulunur.
Akışa dahil olan zihin, beklenmeyeni bir tehdit olarak değil, bir genişleme fırsatı olarak görmeye başlar.
Aşk, doğası gereği saf bir kapılma halidir; ancak bu kapılma, içerisinde en büyük evrensel kötülüğü, yani "sahip olma" dürtüsünü barındırır. Duygu sadece kapıyı aralayan bir eşiktir; fakat arzu o kapıdan içeri sızdığı an kendi "isteğini" doğurur ve o kapıyı içeriden kilitler. Bu kilit, sevginin bittiği ve mülkiyet hastalığının başladığı yerdir. İnsanlığın en büyük yanılgısı, birini arzulamayı onu sevmekle karıştırmaktır. Bu bir karşıtlık şizofrenisidir; çünkü kişi, karşısındakini sevdiğini iddia ederken aynı zamanda onu kendi zihinsel zindanına hapsetmeye, yani onu bir nesneye dönüştürmeye çalışır. Tıpkı bir çiçeği sevdiğini söyleyip onu toprağından koparıp vazoya koyan el gibi. O el, çiçeği yaşatmaz; aksine onu kendi seyir zevki için mülkiyetine geçirerek dondurur ve yavaşça öldürür. Vazo, arzulayanın egosu için bir vitrin, çiçek içinse süslü bir hapishanedir. Bu "esir ve kilit" yasasında kimse özgür değildir. Arzuladığı kişiye kilit vuran, o kilidin başında beklemek zorunda olduğu için kendisi de o arzunun esiri haline gelir. Bu bir hastalık döngüsüdür. Eğer bir duygu, karşısındakini kendi toprağında özgür bırakmak yerine onu bir "müze parçası" veya "vazo objesi" haline getiriyorsa, o artık aşk değil, mülkiyetin tahakkümüdür.
Reklam