Varlık, tesadüfün değil, mutlak bir nizamın eseridir. Bir tohumun toprağı yırtışındaki sessiz güç ile mevsimlerin devirdaimindeki kusursuz sadakat, aynı iradenin imzasını taşır. Dağların heybeti ve yaprağın dökülüşü, evrenin kendi lisanıyla konuştuğu bir hakikattir. Bu sistemde hiçbir şey kendiliğinden var olmadığı gibi, hiçbir varlık da kendi kendinin mimarı değildir.
İnsan, bu devasa nizamın içinde hem bir şahit hem de bir yolcudur. Bilincin açık olduğu anlar, dünyevi birer sorumluluktan ibaretken; uykunun sükuneti, ruhun bu dar evrenden sıyrılıp asıl genişliğine, başka alemlere açıldığı bir kapıdır. Bir kalabalığın içinde ansızın beliren o derin yalnızlık hissi, aslında bir kopuş değil, bir kavuşmadır; ruhun, sığ olanı reddedip mutlak boşluğa ve öze yaptığı sessiz bir hicrettir.
Dünya, bir nizam içinde cenneti barındırırken; azabı ve karanlığı var eden, insanın iradesiyle beslediği o manevi yangındır. Gerçek azap, bedenin değil, ruhun duyduğu ızdıraptır. Madde her ne kadar konfor içinde olsa da, ruhun pusulası bozulduğunda beden sadece ağır bir yüke dönüşür. Kader, varlığın alnına yazılmış bir çizgidir; fakat o tarlayı sürmek, toprağı biçmek ve o çizgiyi bir yola dönüştürmek tamamen iradenin elindedir.
Her şey, bir idrak meselesidir. En derin sessizlikte bile evrenin ritmini duyanlar, bu dünyanın ötesindeki o büyük nizamın birer parçası olduklarını bilirler.