Dünya, adaletin sesini geçici kazançların gürültüsüyle bastırdığından beri; erdem bir zayıflık, duyarsızlık ise bir korunma kalkanı sanılmaya başlandı. Başkasının uğradığı haksızlığı sadece uzaktan izleyen her zihin, aslında kendi yarınındaki güveni sessizce feda etmektedir. Bir toplumun gerçek iflası, maddi kayıplarla değil; insanın insana ve hayata olan sarsılmaz sorumluluğunu terk etmesiyle başlar.
Bugün, değerler sistemi sadece görünenin yüzeyselliğine hapsedilmiştir. İyiliği sergilenen bir davranış, doğruluğu ise sadece bir sözden ibaret sanan zihniyet; varoluşun asıl özünü, yani "eylem ile niyetin birliğini" kaybetmiştir. Sorumluluklarını sadece birer zorunluluk gibi yerine getiren, ancak özündeki samimiyeti yitiren anlayış; hayatın canlılığına ve evrensel adalete yabancılaşmış demektir.
Unutulmamalıdır ki; haksızlık üzerine inşa edilen hiçbir konfor, zamanın sarsılmaz terazisinde dengede kalamaz. Kısa vadeli çıkarlar için gerçeği maskeleyenler, aslında ortak geleceğin en sağlam direğini sarsmaktadırlar. Oysa asıl güç; toplumun kör noktalarında bile doğruyu savunmak, bir canlının hakkını kişisel ikbalin önünde tutmak ve hayatı sadece kendisi için değil, tüm varlıklar için onurlu kılmaktır.
Gerçek bir rehber, dışarıdaki seslerde değil, zihnin en pak köşesindeki o dürüst vicdanda saklıdır. Şefkatin, adaletin ve koşulsuz doğruluğun eşlik etmediği her eylem, anlamını yitirmiş birer yankıdan ibarettir. İnsanın gerçek ağırlığı, taşıdığı sıfatlarla değil; haksızlık karşısında gösterdiği dirençle ve başka bir canın acısına duyduğu sahici ortaklıkla ölçülür.
Çünkü insan; sadece kendi dünyası sarsıldığında değil, yeryüzündeki her adaletsizliği kendi vicdanında hissedebildiği ölçüde bu sıfata layıktır. Ve nihayetinde, kimin neyi bir maske gibi taşıdığı değil, kimin hakikati