Leyla Arpaç

Leyla Arpaç
@arpacleyla
instagram.com/leyla.booksstagram Pinterest.com/leylaarpac “Profilimde yer alan isimsiz iletiler ve yazıların tümü bana aittir.”
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İnsan bilinci, trajik bir paradoksun tutsağıdır: Bir değerin hacmi, ancak onun bıraktığı boşlukla ölçülebilir. Varlık, tabiatı gereği kanıksanır; kanıksanan her şey ise zamanla değersizleşir. Bir ruh, hayatın yükünü sessiz bir intizamla sırtlandığında, çevredekiler bu yükün ağırlığını değil, sadece taşıyanın "kusurlarını" görmeye başlar. Çünkü varlık dırdırcıdır, somuttur ve her an hesap sorulabilir bir yerdedir. Gerçek takdir, ancak ölümün o geri dönülemez sessizliğiyle başlar. Bu, ölene duyulan sevgiden ziyade, hayatta kalanların kendi vicdan azaplarını dindirmek için inşa ettikleri hayali bir anıttır. Yaşarken hırpalanan, yükü paylaşılamayan ve dilsiz bırakılan her can; toprağa düştüğü an, yaşarken ona bir nefeslik huzur vermeyenlerin dilinde "erişilmez bir bilgeye" dönüşür. Bu bir yüceltme değil, bir aklama törenidir. İnsanlar, sağlığında omuz vermedikleri bir devin hatırasını, o dev devrildikten sonra sırtlarında taşımaya gönüllü olurlar. Çünkü ölüler itiraz etmez, ölüler yargılamaz ve ölüler artık kimseden bir şey talep etmez. Yokluğun yarattığı o steril kutsallık, yaşarken esirgenen vefanın en ucuz ikamesidir. Sosyal mecralarda paylaşılan o yas imgeleri ve "değeri bilinmedi" feryatları, aslında kişinin kendi geç kalmışlığının sosyal bir itirafıdır. Son tahlilde hayat; yükü sessizce taşıyanların görmezden gelindiği, ancak o yük yere düştüğünde gürültüsünden irkilenlerin sahte ağıt yaktığı bir sahneden ibarettir. Hakikat, alkışın gürültüsünde değil, omuzlar hala dikken verilen dilsiz destektedir.
“Arzuların seni yönlendirirse, karanlık gönlün tek mirasın olur.”
“İnsan, cenneti kendi ayaklarının altına serip, bilerek kendi cehennemine doğru yürür; küçük incelikleri unutur, içtenliği terk eder, ruhunu mekanik hareketlere hapseder. Ödül ve güven peşinde koşarken, kendi sıcaklığını, kendi ışığını ve kendi insanlığını kaybeder. Cennet dışarıda değil, ruhun derinliğinde saklıdır; ama insan, gözünü ödüle, kalbini alışkanlığa diktiği sürece, kendi karanlığının içinde yürümeye devam eder.”
İnsan artık konuşmuyor; tepki vermiyor, içtenlik yerini sessiz bir boşluğa bıraktı. Gözler, bakıyor ama görmüyor; dudaklar, kıpırdıyor ama anlam taşımıyor. Ruhun sıcaklığı yerine, alışkanlıkla yürütülen mekanik hareketler var. İnsan, artık kendini hissetmiyor, karşısındakini anlamıyor; duygu, nezaket ve samimiyet, yerini işlevsel bir robotun sessizliğine bırakıyor. Ve en trajik olan: Bu sessizlik, yalnızca bireyin içini değil, toplumun dokusunu da kurutuyor. İnsan, kendi varlığını unutuyor; küçük bir tebessüm, bir kelime, bir jest, artık değer taşımıyor. İçtenlik yerine programlı davranış, özgür irade yerine alışkanlık, hayatın anlamı yerine ritüel geçiş hâline gelmiş. İnsanlığın özü, artık hissedilen değil, simüle edilen bir sıcaklıkla sınırlı. Sessizliğin ve ilgisizliğin büyüsü, insanı kendi karanlığına hapseder. İnsan, başka bir insanda kendini ararken, kendi boşluğunda kaybolur. Bu çağ, insan ruhunun kendi elleriyle kendini yok ettiği çağdır; mekanikleşmiş varlıklar, birbirine karşı hissetmeden, sorgulamadan, yalnızca geçer. Ve farkında olmadan, insanlık bir gölgeye dönüşür; varlığı hâlâ sürer ama ruhu artık yoktur.