İnsan, yaşamadığı şeyleri hayal etmeden var olamaz. Sinema, insanın bilinçaltındaki kaçış noktasıdır; toplumsal kaygıların, korkuların ve umutların dışa vurduğu bir alandır. Film, yalnızca bir gösterim değildir; bir ihtimalin sahneye konulmasıdır. Gelecek, henüz yaşanmasa da sinemada bir tür prova yapar. Gerçeklik, sinemada test edilir; düşünceler ve arayışlar birer senaryo gibi şekillenir.
Sinema, yalnızca geçmişi anlatmaz. O, insanın mevcut kaygılarını ve gelecekteki çözülmelerini yansıtır. Bu yüzden filmlerde gördüğümüz yıkımlar, otoriteler ve özgürlük mücadeleleri zamanla gerçeğe dönüşür. Sinema, toplumsal bilinçaltının bir dışavurumudur. İnsan, iç dünyasında yaşadığı dönüşümü dışarıya taşır; fakat bu, bir yansıma değil, gerçeğin şekil almaya başlamasıdır. İnsan önce içindeki dünyayı oluşturur, sonra onu dışarıda yaşar.
Zihnin düşündüğünü yapması uzun sürmez. Toplum önce sinemada bir geleceği izler, sonra o geleceği gerçekte yaşar. Sinema, “ne olacak?” sorusunun cevabını verirken aslında insanın kolektif bilinçaltını ortaya koyar. O, geleceği bir öngörü değil, geçmişin bir izini taşır. Her film, "bu olmalı" demek yerine "bu olabilir" der. İnsan, gördüğü ihtimali reddedemez; çünkü o ihtimal, onun özüdür. Karakteri tanır, dünyayı tanır, kendisini tanır.
Sinema ve toplum arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Sinema yalnızca toplumsal gerçeği yansıtmaz; onu dönüştürme gücüne de sahiptir. Film, insanları görselleştirir ve aynı zamanda şekillendirir. Birey, filmde gördüğü dünyaya alıştığında, o dünyayı gerçeklik olarak kabul eder. Bazı yapımlar yıllar sonra "fazlasıyla doğru" gelir çünkü onlar, toplumun bilinçaltındaki derin korkuları ve arayışları dile getirir.
Gerçeklik ile sinema arasındaki sınır giderek belirsizleşir. Biri, diğerini besler. İnsanlık tarihindeki büyük