Diyelim ki dünya, devasa bir tiyatro sahnesi. Ama bu sahne normal bir sahne değil; sahne sanal aynalarla dolu. İnsanlar kendilerini aynalarda görmek istiyor: iyi, masum, haklı. Herkes kendi acısını öne çıkarıyor, herkes kendi mağduriyetini dramatize ediyor. Bu aynalar öyle güçlü ki, sahnedeki diğer oyuncuların gerçek eylemleri çoğu zaman görünmez hale geliyor.
İyi olduğunu iddia eden herkes, aslında bir rol oynuyor. Nietzsche’nin dediği gibi, iyilik ve kötülük “etiketlerdir”; sahnedeki gerçeklik çok daha karmaşıktır.
Mağduriyetini öne çıkaran herkes, acının yalnızca kendi perspektifiyle var olduğunu gösteriyor. Ama sahnede gerçek acı ve karanlık hâlâ sessizce varlığını sürdürüyor.
Kötülük ve karanlık nereden geliyor?
Karanlık, sahnedeki aynaların kırılmayan yansımaları arasında gizli kalıyor:
İnsanların kendi iyiliğine inanma çabası, diğerlerinin kötülüğünü görünmez kılıyor.
Toplumun ve sistemin kusurları, bireylerin fark etmediği bir gölge gibi sahnenin arkasında duruyor.
Sosyal medya gibi filtreli alanlar, bu gölgeleri büyütüyor; herkes kendi acısını ve iyiliğini sergilerken, gerçek karanlık daha derinleşiyor.
Bu sahnede herkes iyi, herkes mağdur görünse de, dünya hâlâ karmaşık ve karanlıktır.
Karanlık, insanların algısal filtreleri ve sistemin kusurlarıyla beslenir; görünmez ama etkilidir.
Felsefi olarak söylemek gerekirse: İyilik ve kötülük, görünenden çok daha karmaşık bir oyundur; acıyı anlamak için aynaları kırmak gerekir