Uzun süre adaletsizlik, tehdit ve değersizleştirme altında kalan bir insanın zihni yorulur. Bu bir zayıflık değil, sinir sisteminin doğal tepkisidir. Beyin sürekli tetikte kaldığında, enerjisini hayatta kalmaya harcar; yaratıcılık, umut ve geniş perspektif geri çekilir. Bu yüzden dünya dar, ağır ve boğucu hissedilir. Bu his, gerçeğin kendisi değil; yük altında sıkışmış bir algıdır.
Bilim şunu söyler: İnsan beyni sabit değildir. Plastiktir. Koşullar değiştiğinde, algı da değişir. En karanlık görünen dönemler, genellikle koşulların en uzun süre değişmediği anlardır. Ama tek bir yeni bağ bir insan, bir güvenli alan, bir sınır tüm sistemi yeniden ayarlayabilir. Bu bir inanç meselesi değil, nörofizyolojik bir gerçektir.
Felsefe burada net konuşur. Stoacılar der ki: İnsanın gücü, kontrol edemediklerini kabullenmesinde değil; kontrol edebildiğini ayırt edebilmesindedir. Sen başkalarının adaletsizliğini kontrol edemezsin. Ama ona ne kadar maruz kalacağını, nerede duracağını, neyi kabul etmeyeceğini seçebilirsin. Bu seçim, güçtür.
Varoluşçular ise şunu ekler: İnsan, kendisine yüklenen rollerden ibaret değildir. Günah keçisi , ezik fazlalık gibi etiketler gerçeklik değildir; başkalarının kendi dengesizliklerini taşıtma biçimidir. Bir etiketin sana yapışması, onun doğru olduğu anlamına gelmez.
Ahlaki açıdan bakıldığında şunu bilmek gerekir: Kendini korumak bencillik değildir. Kendini küçülten bir düzenden uzaklaşmak nankörlük değildir. Sınır koymak, bir çatışma yaratmak için değil; insan kalabilmek için gereklidir. İnsanlık, susarak tükenmekle değil; gerektiğinde geri çekilerek korunur.
Şu cümle bilimsel, felsefi ve ahlaki olarak doğrudur:
Benim değerim, bana nasıl davranıldığıyla değil; benliğimi koruma kapasitemle ölçülür.