Görevi olmadığı hâlde yardım eden insan, sistemin değil, vicdanın ürünüdür. Bu yüzden tehlikelidir. Çünkü vicdan, hatırlatır. Çünkü vicdan, karşısındakine şunu söyler: “Ben mecbur değildim.”
İşte tam da bu cümle, bazı insanların tahammül edemediği şeydir.
Teşekkür etmek, basit bir nezaket değildir. Teşekkür, bir hakikati kabul etmektir:
“Biri, bana borcu olmadığı hâlde bana dokundu.”
Bu hakikati kabul edemeyen insan, onu inkâr eder. Görmezden gelir. Sessiz kalır. Çünkü sessizlik, sorumluluğun en konforlu biçimidir.
Teşekkür etmeyen kişi, yardım alan değildir; yardımı gasp edendir.
Zira teşekkürsüzlük, yapılan iyiliği doğal bir kaynak gibi tüketmektir. Hava gibi. Su gibi. Sonsuzmuş gibi. Ama insan tükenir. Ve tükenen insan, bir daha vermek istemez.
Modern toplum, teşekkür etmeyenleri üretir. Çünkü bu toplumda her şey hak, kimse minnet bilmez. Minnet zayıflık sanılır. Oysa minnet, insanın haddini bilmesidir. Haddini bilmeyen insan, iyiliği de bilmez.
Görevi olmadığı hâlde yardım eden biri teşekküre layık değilse, o zaman ahlak yalnızca sözleşmelere indirgenmiştir. Bu, insanı makineye çevirir. Makineye teşekkür edilmez. Ama insan, makine değildir. Ve onu makineye indirgeyen her tutum, ahlaki bir şiddettir.
Teşekkür etmeyen insan şunu söyler aslında:
“Senin emeğin görünmez.”
“Senin niyetin önemsiz.”
“Senin iyiliğin varsayılan.”
Bu cümleler yüksek sesle söylenmez, ama etkisi bağırır. Çünkü insanı asıl yaralayan şey nankörlük değil, yok sayılmaktır.
Ve evet, bazı insanlar iyiliği hak etmez.
Çünkü iyiliği hak etmek, onu tanımayı gerektirir.
Tanımayan, almaya devam eder ama insan kalamaz.
Bu yüzden en ağır gerçek şudur:
Teşekkür etmeyen insan eksik değildir; ahlaken düşmüştür.
Ve bu düşüş, başkalarını sessizce aşağı çeker.
Yine de yardım edenin suçu yoktur.
O, kendi tarafını