Savaş, silahla başlamaz; kibirle başlar. İnsan kendini merkeze koyduğu anda, başkasının varlığı sorun hâline gelir. Çünkü kibir, dünyayı paylaşmayı değil, sahiplenmeyi ister. Kendini hakikatin ölçüsü sanan bilinç için karşı taraf artık insan değil, engeldir. Engel ise aşılır, ezilir ya da yok edilir. İşte savaşın felsefi kökü burada yatar.
Kibir, insana şunu fısıldar: “Benim davam daha büyük, benim acım daha gerçek, benim hakkım daha kutsal.” Bu cümle kurulduğu anda merhamet lüks olur. Çünkü merhamet, eşitlik varsayar; kibir ise eşitliğe tahammül edemez. Savaş bu yüzden sadece bedenleri değil, ahlakı da öldürür. Öldürmenin adı savunma, işgalin adı kurtuluş, yıkımın adı düzen olur.
Tarih bize şunu gösterir: Hiçbir savaş “zorunluluktan” çıkmamıştır; hepsi haklılık iddiasından doğmuştur. İnsan kendini Tanrı’nın yerine koyduğunda, başkasının ölümünü ahlaki bir araç gibi görmeye başlar. Kurşun bu noktada kör değildir; aksine fazlasıyla bilinçlidir. Kime sıkılacağını, neden sıkılacağını ve nasıl savunulacağını bilir. Kör olan kurşun değil, onu haklı bulan zihindir.
Bu yüzden savaş, insanın en ilkel hâli değil; en kibirli hâlidir. İlkel olan korkar ve kaçar; kibirli olan hükmetmek ister. Ve hükmetme arzusu, her çağda kendine aynı kılıfı bulur: bayrak, din, ideoloji, güvenlik. Kılıf değişir, kibir kalır.
En sonunda geriye şu hakikat kalır:
Savaş, insanın kendine sınır koymayı reddetmesinin bedelidir.
Ve bu bedel her zaman kanla ödenir.