Leyla Arpaç

Leyla Arpaç
@arpacleyla
instagram.com/leyla.booksstagram Pinterest.com/leylaarpac “Profilimde yer alan isimsiz iletiler ve yazıların tümü bana aittir.”
İnsan, başkalarının aidiyetleri, inançları veya geçmişleri üzerinden yargılanacak bir varlık değildir; herhangi bir etnik, mezhepsel ya da kültürel farklılık, onun değerini artırmaz ya da azaltmaz. Ülkedeki güncel ayrımcılık ve ırkçılık, varlığını başkasını küçülterek kurmaya çalışan bilincin göstergesidir; nefret, çoğu zaman haklılık duygusuyla beslenir ve sorgulanmadığı için görünmezleşir. İnsan, kendini haklı hissettiğinde düşünmeyi bırakır; düşüncenin durduğu yerde etik de durur ve kötülük doğal hâline gelir. Sessizlik, yalnızca tarafsızlık değil, çoğu zaman konforun veya korkunun felsefesidir ve bu sessizlik, şiddetin alanını genişletir. İnsanlık, hiçbir aidiyetin veya kökenin üstünlüğüne dayanamaz; başkasını araç hâline getiren her düşünce, kendi ahlaki zeminini yok eder. En tehlikeli kötülük, bağıran değil, “doğal” kabul edilen, sorgulanmayan ayrımcılıktır. İnsan kalmak, zor ama zorunludur; çünkü doğruyu görmek, adil olmayı seçmek ve sorumluluk üstlenmek, çoğunluğun körlüğüne karşı durmayı gerektirir. İnsan, yalnızca varlığı ve eylemiyle değerlidir; bunu anlamayan her yapı, er geç kendi ağırlığı altında çöker.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kimlikten Önce İnsan
Irkçılık, çoğunlukla kültürel, biyolojik ya da tarihsel gerekçelerle temellendirilen bir kimlik savunusu olarak sunulsa da, bu çalışma ırkçılığın esasen ontolojik bir kaçış biçimi olduğunu ileri sürmektedir. Kendi varlığını düşünsel ve etik düzlemde kuramayan bilinç, bu eksikliği başkasını dışlayarak telafi etmeye yönelmekte; böylece özne, “ben”liğini pozitif bir varlık inşası üzerinden değil, “öteki”nin yokluğu üzerinden tanımlamaktadır. Bu durum, ırkçılığın güç ve üstünlük göstergesi olmaktan ziyade, varoluşsal bir kırılganlığın dışavurumu olduğunu ortaya koymaktadır. Farklılık, bu kırılgan bilinç için çoğulcu bir imkân değil, kendi iç tutarsızlığını görünür kılan bir tehdit olarak algılanmakta; bu nedenle dışlama ve indirgeme, ahlaki ya da siyasal gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. İnsan, önce kimliğe indirgenmekte, ardından kimlik insanın önüne geçirilmekte ve insanın ikincilleştirildiği bu noktada şiddet düşünsel olarak mümkün ve kabul edilebilir hâle gelmektedir. Bu bağlamda ırkçılık, tutarlı bir düşünce sistemi değil, düşünmenin askıya alındığı bir bilinç hâli olarak değerlendirilmelidir. Çalışma, halklar veya kültürler arası bir karşıtlıktan ziyade, ırkçı söylemin kökeninde yer alan bilinç yapısını çözümlemeyi amaçlamakta; başkasını yok ederek kurulan hiçbir varoluşun ontolojik olarak sürdürülebilir olmadığını temel bir tez olarak ortaya koymaktadır.
Hayat bazen kapının ardında durur ve seni bekler. Ama insan, kendi karanlığından her zaman çıkamaz. Karanlık yalnızca yokluk değildir; alışkanlıktır. İnsan en çok bildiği acıya tutunur. Her yer coşku dolu görünür, dışarıda. Ama içeride yorgun bir bilinç vardır yeni bir hayata henüz hazır olmayan. Çünkü değişmek, umut etmekten önce kendini bırakmayı ister. Güzel günler “yarın” diye fısıldar ama yarın, insanın içinden geçmeden gelmez. Ve hayat, her daim şuna bakar: İçindeki işe ve diline. Çünkü insan, düşüncesiyle yürür, sözüyle yönünü bulur. Eşik oradadır. Kapı da. Ama geçmek,
Savaş, silahla başlamaz; kibirle başlar. İnsan kendini merkeze koyduğu anda, başkasının varlığı sorun hâline gelir. Çünkü kibir, dünyayı paylaşmayı değil, sahiplenmeyi ister. Kendini hakikatin ölçüsü sanan bilinç için karşı taraf artık insan değil, engeldir. Engel ise aşılır, ezilir ya da yok edilir. İşte savaşın felsefi kökü burada yatar. Kibir, insana şunu fısıldar: “Benim davam daha büyük, benim acım daha gerçek, benim hakkım daha kutsal.” Bu cümle kurulduğu anda merhamet lüks olur. Çünkü merhamet, eşitlik varsayar; kibir ise eşitliğe tahammül edemez. Savaş bu yüzden sadece bedenleri değil, ahlakı da öldürür. Öldürmenin adı savunma, işgalin adı kurtuluş, yıkımın adı düzen olur. Tarih bize şunu gösterir: Hiçbir savaş “zorunluluktan” çıkmamıştır; hepsi haklılık iddiasından doğmuştur. İnsan kendini Tanrı’nın yerine koyduğunda, başkasının ölümünü ahlaki bir araç gibi görmeye başlar. Kurşun bu noktada kör değildir; aksine fazlasıyla bilinçlidir. Kime sıkılacağını, neden sıkılacağını ve nasıl savunulacağını bilir. Kör olan kurşun değil, onu haklı bulan zihindir. Bu yüzden savaş, insanın en ilkel hâli değil; en kibirli hâlidir. İlkel olan korkar ve kaçar; kibirli olan hükmetmek ister. Ve hükmetme arzusu, her çağda kendine aynı kılıfı bulur: bayrak, din, ideoloji, güvenlik. Kılıf değişir, kibir kalır. En sonunda geriye şu hakikat kalır: Savaş, insanın kendine sınır koymayı reddetmesinin bedelidir. Ve bu bedel her zaman kanla ödenir.
“Hata tekrarlandığında sorun davranışta değil, onu meşrulaştıran zihindedir.”