Kant, anlayışımızın basit bir biçimde çevremizdeki nesnel dünyanın bir yansıması olmadığını, anlayışımızın da dünyayı kurduğunu ileri sürmüştü. Nesneler bizimle, basit bir biçimde konuşmazlar; kendilerini bizim onları bilme yollarımıza da uydururlar. O halde zihin dünyayı etkin bir biçimlendirme ve tekrar-biçimlendirme sürecidir.
Terapideki kişiler, hepimiz gibi anlamsızı anlamlı kılmaya, dünyayı bir perspektife oturtmaya, onlara acı veren kaostan bir düzen ve uyumu biçimlendirip çıkarmya uğraşıyorlar.
Ben "insanın olanakları sınırsızdır" savının şevk kırıcı olduğunu ileri sürüyorum. Bu, birini kayığa oturtuktan sonra "Hadi bakalım, tek sınır gökyüzü! " diyerek İngiltere'ye doğru okyanusa itmeye benziyor. Oysa kayığın içindeki diğer kaçınılmaz sınırın okyanusun dibi olduğunun da pekala farkındadır.
İnsan özgürlüğü, yaşamın itkisi ile ona vereceğimiz karşılık arasında duraklayabilme ve bu duraklamada, ağırlığımızı vermeyi arzu ettiğimiz yönü seçebilme yetimizi içerir.
Benim onları gördüğüm şekliyle yaratıcı insanlar, klasik Yunanlıların kullandığı terimi ödünç alacak olursam, "tanrısal delirme" ödülü uğruna, güvenceden yoksun kalma, duyarlık ve savunmazlık cinsinden yüksek bir bedeli ödeyerek, kaygıyla yaşayabiliyor olmalarıyla ayırt ediliyorlar. Yokluktan kaçmadan, onunla karşılaşarak ve güreşerek, onu, varlığı üretmeye zorluyorlar. Sessizliği bir müzik yanıtı için tıklatmaktalar; onu anlama zorlayabilene dek anlamsızlığın peşindeler.