• Kadınların hiç susmadıklarını söylüyorlar
    Buna gıdım inanasım gelmiyor.
    Aklımın kâğıdındaki en iyi cümleler
    Bilenmiş en parlak bıçaklar açmaz ağızlarını bazen.
    Köşedeki çilingirin yapacağı bir işe de benzemiyor zaten.
    Cehenneme benziyor biraz bazen
    Azrailin aldığı bir bilete benziyor
    Açık adres
    Açık gözlerine ev sahipliği yapan uykusuz gecelerin.
    Şiir bu ya
    Sıradan anlatamazsın derdini.

    Aslına bakarsan hiç hatırlamak istemiyorsun
    Gülerken nasıl bir şekle girdiğini
    Sıkıldığında yanaklarını nasıl şişirdiğini
    Daha bir sürü spesifik örnek işte...
    Hülasa hatırlamak istemiyorsun o’ndan sonrasını
    Hiçbir şeyi...
    Ama yüreğinin hafızası
    İş sana gelince balık hafızalıya dönüşenleri hatırlamakta oldukça kuvvetli.
    Bir de bu yükü taşırken aynı metanete sahip olsa ya yürek;
    Çok da değil
    Taş çatlasa altmış küsür kiloluk kadındır belki.

    Bir insan geri gelmeyince
    İnsanın hiç kendine bakası gelmez mi?
    Şu bıraktığın sakal da
    O moda dediklerin şeyin parçası değil aslında
    Her şeyi oluruna bıraktığının resmi.
    Öyle bir geçip gidiyorlar ki yanınızdan
    Sadece senin görebildiğin
    Toz bulutu sarıyor kendi çapındaki dünyanı
    Hani silkinsen
    Köpekler yapar ya hani
    İşte öyle
    Bir sürü kalmışlık bulaşır etrafındakilere.
    İster geç kalmışlık, de
    İster ortada kalmışlık
    Ya da kalmışlığın bu zamana kadar hiç söylenmemiş bir şekli.

    Bence artık anneler "ayrılık geliyor" diye korkutmalı çocuklarını
    "Bittin evladım" diye.

    “Murat Karakurt”
  • (Hançerlioğlu, Orhan; Büyük Balıklar - Oyun, Remzi Kitabevi, 3. basım, 1999)

    Kitap toplam yüz seksen üç sayfa. Yaklaşık doksanar sayfalık iki ayrı romandan oluşuyor. İlkinden başlayalım:

    -Spoiler!-

    BÜYÜK BALIKLAR

    Hançerlioğlu'nun bu romanı Oyun'a da Yedinci Gün'e de benzemiyor. Eser, aslında bildiğimiz klasik romanlara da benzemiyor; ne bir olay örgüsü var ne de bir başkahraman... Hançerlioğlu İstanbul'da yaşayan, çoğu varlıklı çevrelerden seçilmiş kişileri anlatıyor. (Büyük Balıklarbunlar olsa gerek.) Yazar, ayrıntıları görmede ustalaşmış bakışını yer yer küçük balıklara da yöneltiyor, belki de büyük ve küçük balıklar arasındaki farkları belirginleştirmek için yapıyor bunu. Fakat kopuk kopuk... Yer ortak: İstanbul. Zaman da aynı: Romanın yazıldığı yıllar. (Romanın sonuna "İstanbul: 19 Ağustos 1951" yazılmış.) Yer ve zaman ortaklığı dışında kişileri ve olayları, dolayısıyla da ortaya konan sahneleri birbirine bağlayan bir örgü yok. Gözümüzün önüne her biri öykü şeklinde birtakım kesitler serilmiş: Vatman Sabri'den küçük bir dükkân [büfe] işleten ihtiyara, görgüsüz zengin veletlerinden şimdilerde işadamı dediğimiz zampara heriflere, falcılık yapan çingene Naime'ye, parasız öğrencilerden o zamanlar (6-7 Eylül Olayları daha yaşanmamıştır.) hayli kalabalık ve zengin olan çeşitli gayrimüslim vatandaşlara, madamlara, mösyölere uzanan pek çok kesit... Bu bakımdan bir belgesel değer ve niteliği kazanıyor anlatılanlar. Dönemin günlük konuşma biçimleri, mesela Fransızca ifadelerin yanında Amerikanca da varlığını hissettirmeye başlar artık, zevkleri, uğraşları, mekânları, şarkıları, şiirleri (Orhan Veli'den alıntılar yapılır.), artistleri, evi, arabası, eşyası bazen oldukça belirgin bazen silik biçimde sayfalara aktarılır.

    Büyük Balıklar, Hançerlioğlu'nun, o sırada belki bir milyonu bulmayan nüfusuna rağmen, yine de büyük bir kazana benzeyen İstanbul'a kepçesini şöyle bir daldırıp karıştırma girişimi gibi görülebilir. Yazar bu girişimiyle, insanoğlunu tarih boyunca meşgul eden boş ve sonuçsuz çabaya mı dikkat çekmektedir ya da bu hayhuyun büyük balıkların küçükleri yediği acımasız dünyayı görmemize engel olamayacağına mı işaret etmektedir, bilemiyorum. Nasıl yorumlarsanız...

    OYUN

    Halim, Nasip'le evli, bir çocuklu küçük bir memurdur. Bir gün iş dönüşü evinin kapısında, kundak içinde eşiğe bırakılmış bir bebek bulur. Bebeğe bir kâğıt iliştirilmiştir. Halim, kâğıttaki "adı Aptullah olsun"u okuduktan sonra içinden "Baş üstüne," der. Okumaya devam eder notu: "Fukaralığımızdan bakamadık. Bulana hayırlı bir evlat olur inşallah." Sonda da Arapça bir dua vardır. "Amin," der Halim, kucağında bebek içeri girer. Karısı şaşırır, kızar bağırır, kabul etmez. Halim hiç ısrar etmez. Bu sırada maaşının bulunduğu zarfı masaya bırakır. Karısı paraları sayar, beş lira eksik bulur. Halim açıklama yapar: "Müdürün çocuğu sünnet olacakmış, maaşımızdan beş lira kestiler." Karısı homurdanır. "Götür artık şu piçi," diye tekrar bağırır. Halim, bebeği alıp karakola gider.

    Komiser; Karagöz misali saçma sorular sorar, "Piçini devlete mi baktırmak istiyorsun ulan?" diye çıkışır, bebeği düşkünler evine yollamak için rüşvet ister. Halim uyanıklık yapar; onu düşkünler evine yollamak istemediğini, evlat edinmek istediğini söyler. Komiser bebeği almak durumunda kalır.

    Halim evine döner. Hayaller görmeye başlar. Artık, Argos Kralı birinci Halim'dir o. Tahtına kurulur, divanı toplar. Daireden arkadaşı Ali de başvezirdir. İki asker, Halim'in çalıştığı dairenin müdürünü getirirler. Halim, müdüre memurların maaşından kestiği beş liranın hesabını sorar, hediyenin gönüllülükle olacağını söyler ve kırk sopa cezası verir. Sonra Komiser'i getirirler. Kendisine neden güçlük çıkardığını sorar. "Alışmışım." diye cevap veren Komiser'e de yirmi sopa vurulmasını emreder. Başvezir Ali'nin "Niçin kırk sopa değil efendimiz?" sorusuna da "Yirmisini de onu alıştıranlara saklamak gerek." diye etkileyici bir cevap verir. Sonra vezirler türlü türlü yiyecekler, şaraplar sunarlar, bütün dünya nimetleri önüne gelir. Halim teşekkür eder, hiçbirini kabul etmez; tokgözlü bir kraldır o. Sonra odasına gidip Agamemnon'un kızı Elektra'nın masalını dinlerken uyur kalır.

    Halim, sabah uyanır. Karısı Nasip'e ablasına uğrayıp biraz para bırakacağını söyler. Karısı dırdıra başlar: biz zor geçiniyoruz, bir de ablana bakıyorsun, o bize bakmazdı, ben de gencim, yaşamak, gün görmek istiyorum, evi ne zorlukla idare ettiğimi biliyor musun, getirdiğin üç buçuk kuruşla evi geçindirmek için neler çektiğimizden haberin var mı... Halim cevap vermez. İçinden, "O üç buçuk kuruşu kazanmak için benim de neler çektiğimden senin haberin var mı?" diye geçirir, "Hem, neden şikâyet ediyorsun? Argos kraliçesi olmak için yaratılmamışsan suç benim mi?" Akşam getirdiği zarftan bir on liralık çekip sokağa çıkar.

    Ablasına uğrar. Ablası "Nerelerdesin?" diye sorar, "Vefasız oğlan..." diye dert yanar, epey söylenir: "Ayda yılda bir şöyle kapıdan bakar, defolur gidersin. Senin gibi kardeşim olacağına..."

    Ablası ağzından köpükler saçarak içini boşaltırken Halim, "Ben bir saadet makinesiyim," diye düşünür, "Karıma, çocuğuma, ablama, yeğenime para yetiştirmek, saadet vermek için yaratılmışım. Karım, kızım, ablam, yeğenim etrafımda bir halka çevirmişler. Bunların ötesinde iş hayatımın halkası, ondan sonra içinde yaşadığım toplum, en dışta güzelim dünya var." Sonra haylaz yeğeni Rahmi'yi sorar, cebinden gizlice çıkardığı on lirayı kerevetin üzerine bırakıp Rahmi'yle konuşmak için bu akşam ya da yarın uğrayacağını söyleyip çıkar. Ablasının birkaç istek ve siparişine de giderayak "Olur." der.

    Dairesine geç kaldığı için müdüre hesap vermek zorunda kalır, ablasını hastaneye götürdüğünü söyler... Müdür nutkuna devam etmektedir; Rıza bey emekli olunca muavin olacaksın, nasıl böyle yaparsın diyerek iyice köpürdüğü bir anda, Halim yine kaçıp hayal dünyasına sığınır. Başveziri Ali'yle konuşmaya başlamışlar, müdüre yeni cezalar kesmişlerdir...

    Halim, Ali kolundan tutup sarsınca kendine geldi. Ali, çocukluk arkadaşıydı Halim'in. Birbirlerini çok severlerdi. Ali orta sonda kazayla bir gözünü kaybetmiş, başarılı bir öğrenci olduğu halde bu olay yüzünden liseye devam edememişti. Halim ise küçüklüğünden beri dalgın, hayalci bir çocuktu. Yolları burada da kesişmişti.

    Halim kendini veremese de, bir süre mesai arkadaşlarının yaptıkları dedikoduları dinledi. Müdürün tavrını düşündü. "Hak ettim ama," diye mırıldandı, "Herif haklıydı. Üstelik yalan da söyledim..." Sonra dairede çalışan çoğu tembel ve dedikoducu mesai arkadaşlarını düşündü. Akşam iş çıkışı ablasına uğradı, kapı kapalıydı. Sonra, yeğeni Rahmi'nin bulunabileceğini düşünerek mahalle kahvesine uğradı. Rahmi orada da yoktu, fakat arkadaşı İsmail'i görüp ona Rahmi'yi sordu. İsmail, Rahmi'nin kötü bir kadına âşık olduğunu, o kadının yanında olabileceğini söyledi.

    Halim farkında bile olmadan evin yolunu tutmuş, odasına girip yatağına uzanmıştı. Yeğeni Rahmi'nin durumunu düşünüyordu. Gece yıkanırken yine daldı: Müdür Süruri beyle muavin Rıza Bey gelmişlerdi. Rıza bey emekli olmuş, onun yerine kendisi muavinlik makamına getirilmişti. Herkes onu tebrik ediyordu fakat Halim huzursuzdu. Divanı topladı, yeğeninin bir genel kadına âşık olması konusunu görüştüler. Kimse yadırgamadı genel kadını, Argos ülkesinin kapıları aşka her zaman açıktı. Sonra Elektra belirdi dizlerinin dibinde. Halim'e yeni bir masal anlattı.

    Ertesi gün daireden çıktıktan sonra Beyoğlu'nda yeğeni Rahmi'nin sevdiği genel kadını arayıp sordu. (Halim'in, yeğeninin aşık olduğu genelev kadınının Nurten olduğunu nasıl anladığını anlayamadım. Belki de dikkatimden kaçan bir ipucu olmuştur...) Kaldığı yeri öğrenip oraya gitti. Hem Halim hem de Nurten şaşırır ilk başta, fakat tedirginlikleri geçer. Sonrasında Halim onların evlilikleri için gereken işlemleri daha çabuk yapmalarına yardımcı olur, daireden siyasi bağlantıları olan bir arkadaşının aracılığıyla Rahmi'ye bir memurluk ayarlar.

    Bu sırada bir akşam, hastalanan kızı Ayşe'yi hastaneye götürür. Allahtan korkulacak bir şeyi yoktur çocuğun. Muayeneden sonra evine döner. Gece zil çalar, gelen, kızı Ayşe'yi muayene eden doktor hanımdır. Ayşe'nin durumunu sorar, kontrolünü yapar. Halim, doktor hanımı tanıyamamıştır. Hastanede Halim'i tanıyan, ismini kaydettirirken de kesin olarak emin olan doktor hanım kendini tanıtır. Halim ve Ali'nin çocukluk arkadaşı Hayriye'dir o. (Buna benzer bir tesadüf Yedinci Gün'de de vardır. Başkahraman Ömer, bankada tesadüf eseri yirmi bir yıl hiç görmediği gençlik aşkı Gönül'le karşılaşır.) Hayriye'nin Halim'den bir ricası vardır, eve geliş sebebi de bu ricadır. Hayriye; Halim'e, Ali'yi hâlâ sevdiğini, onunla evlenmek istediğini söyler, Halim'den bu konuda yardım ister. Halim de elinden geleni yapacağını söyler. Ertesi gün bir yolunu bulup konuyu Ali'ye açar, "Hayriye ile evlenmek istemez misin?" diye sorar ona. Mağrur arkadaşı Ali'den kesin bir "Hayır..." cevabı alır.

    Halim o gün ablasına da uğrar. Rahmi'nin durumunu ablasına anlatır. Ablasının sorularını atlatır, kızın asil bir ailenin kızı olduğunu söyler. Halim'in üzerinden ağır bir yük de kalkmıştır böylece. Sonra evine yol alır. O gün ev sahibi gelmiş, kira konusunda Nasip'e bağırıp çağırmıştır. Halim, karısı Nasip'i teselli eder, meseleyi arkadaşı Ali'ye açar, bir yolunu bulmaya çalışırlar. Bu sırada muavin Rıza bey ölür. Halim, Rıza beyin ölümü üzerine duygusal gelgitler yaşar. Hem üzülmüştür hem de muavinlik görevi kendisine verileceği için sevinmektedir.

    Halim, son günlerde iyice dalgınlaşmıştır; hayallere dalmaya devam eder, kendi kendine konuşur. Yalın kat ilişkiler, tekdüze aile hayatı ve maddi yoksunluklar ruhunu enikonu yıpratmıştır. Bu sırada gördüğü bir kadında aşkın kurtarıcı iksirine eriştiğini, yaşamı boyunca duyumsadığı yarımlık ve tamamlanmamışlık duygusunu sona erdirecek bir şansa kavuştuğunu sanır. Fakat bu arada ablası, gelini Nurten'in "kötü" olduğunu öğrenince aniden ölür. Bir görüşte aşık olduğu kadının da iki çocuklu evli bir kadın olduğunu öğrenir. Bunlar da yetmezmiş gibi, aynı günlerde Halim'in muavinlik işi de olmamıştır, makama Sabiha hanım getirilmiştir. Halim çareyi kendini öldürmekte bulur ve evinde havagazıyla intihar eder. (Hançerlioğlu, Oyun'da (1953) intihar ettirdiği kahramanını, Yedinci Gün'de (1957) intiharın eşiğinden çekip alacak, aşkın yaşama gücü veren tılsımına dikkat çekecektir.)
  • Günün birinde bir gülle su karşılaşır ve arkadaş olurlar İlk önceleri arkadaşlık olarak devam eder bu durum Tabiiki zaman lazımdır birbirini tanımak için Gel zaman git zaman gül o kadar mutlu olur ki bu arkadaşlıktan ve birliktelikten, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki suya aşık olmuştur Hayatında ilk kez aşık olan gül, burcu burcu açar ve etrafa kokular saçar Suya dönüp der ki birgün:

    “Sevgili su, seni sevdiğim için böylesine değiştim, açtım ve etrafa kokular saçtım, yalnızca seni sevdim diye”

    Öyle zaman gelir ki artık su da içinde güle karşı birşeyler hissetmeye başlar Zanneder ki güle aşık oldum Günler ve aylar birbirini kovalar ve gülü sevdiğini zanneden su, artık eskisi kadar ilgilenmez gül ile

    Gül ise;

    “Acaba su beni artık sevmiyor mu” diye düşünmeye başlar
    Çünkü suyun kendisine olan bu ilgisizliği onu üzmeye başlamıştır İçin için bu soruyu sorar kendine Birgün gül suya der ki:

    “Biliyor musun ben seni cok seviyorum” Su:

    “Ben de seni seviyorum” der

    Aradan zaman geçer ve gül yine suya: “Seni seviyorum” der
    Su sıradan bir ifadeyle “Ben de” der Ama gül bu sözde sevgiyi hissedemez Bu sıradanlaşma gittikçe sürer ama gül sabırla hep

    “Seni çok seviyorum ” der suya Ama artık öyle bir duruma gelir ki gül, etrafa o güzel kokuyu saçamaz ve burcu burcu açan dalları solmaya yüz tutar Kendini toparlayarak ve son kez suya:

    “Biliyor musun seni hala çok seviyorum” der göz yaşları içerisinde

    Su da ona döner ve yine o bildik ironik ve umursamaz edası ile:

    “Üfff söyledim ya ben de seni seviyorum diye” der Gün gelir gül yataklara düşer Çok hastalanmıştır gül, rengi solmuş çehresi sararmıştır Yataklardadır artık Su ise başında bekler gülün, yardımcı olabilmek için onu çok seven ve sevdiğini her fırsatta söyleyen sevgili dostuna Ama bellidir ki artık gül ölecektir Ve son kez zorlukla başını döndürerek suya der ki:

    “Biliyor musun seni ben gerçekten seviyorum ve senin bilemediğin kadar sevdim üstelik”

    Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır Nedir sorun diye doktora sorar Doktor muayene eder gülü

    Muayeneden sonra şöyle der:

    “Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden birşey gelmez” Su merak eder kendisini bu kadar çok seven gülün ölümüne sebep olan hastalık nedir diye, ve sorar doktora “Hastalığı nedir ki sevgili dostumun” diye Doktor şöyle bir bakar suya ve der ki:

    “Gülün bir hastalığı yok dostum, hiç dikkat etmemişsin galiba sevgili dostuna, bu gül sadece susuz kalmış, ölümü onun için” der Ve anlar ki su artik, sevgiliye sadece seni seviyorum demek yetmemektedir Ama artık çok geçtir


    Sevdiklerinize, geç olmadan onları sevdiğinizi söylemekle kalmayın gösterin....
  • 83 syf.
    ·Beğendi·7/10 puan
    Tekrardan merhabalar. Yine olduğu gibi Stefan Zweig serisine kaldığım yerden devam ediyorum. Tabii biraz geç oldu ama güç olmasın tekrardan kitap okumaya başladım. Artık tüm günümü kitap okumaya ayırıyorum, çünkü buna yemek içmek kadar çok ihtiyacım var. Velhasıl kitaba gelirsek bir çırpıda okumak derler ya aynen öyle oldu. Anlatımı çok akıcı ve olaylar belirli bir çerçevede ilerliyor. Aslında doktorun bu kadar çok kendini harap edecek şekilde davranması daha doğrusu vicdanen yıpratması beni açıkçası rahatsız etti. Yani o da kendi çapında haklıydı. Sürekli acaba kadının sakladığı sır neydi diye bekledim, hatta acaba söyledi de ben de mi okumadım diye içimden geçirmedim değil. Tabi sonra öğrendim sırrı. Ben kitap okuduktan sonra ben de bıraktığı hissi her zaman tarif ederim, önceki incelemelerde de belirttiğim gibi. Bu kitabı okuduktan sonra böyle hüzün artı pişmanlık az da sevinç karışımı bir şey hissettim. Biraz duruldum gibi bir şey oldu. Ama genel olarak sevdiğimi söyleyebilirim. Bir de ben kitap okurken göz egzersizi yapmaya çalışıyorum, bu kitabı hızlı okurken çok nadir geri dönüp baktım cümlelere, yani o kadar anlaşılır ve akıcıydı. Okunabilir.
  • sadece ben kurtarabilirim kendimi , ama çok geç
    düşünemiyorum artık niçin denemem gerektiğini bile
  • Mümkün olsaydı, ne kadar zaman alırsa alsın, yaptığım hatayı düzeltmek isterdim.
    Haruki Murakami
    Sayfa 146 - Doğan Kitap