• Asıl soru var olup olmadığımız değil, ne olduğumuz ve kim olduğumuz.
  • Uzun bir aradan sonra bir kitabı bitirmenin verdiği hazzı tekrardan hatırlamakla oldukça mutlu olduğumu ve sizlerle tekrardan düşünce alışverişinde bulunacak olmamın heyecanını yaşadığımı belirterek yazıma başlayayım istedim. Sizde hak verirsiniz ki hissiyatlar üzerinden bir girizgâh ile pek değerli yazarımız Güntekin’e de selam durmuş olacağım.

    Güntekin’in okuduğum üçüncü kitabı olmasına rağmen diğer kitaplarının ardından ne hissettiysem yine şu an aynı vaziyetteyim; boğazına düğümlenmiş birkaç yumru ile ne diyeceğini bilemez halde... Peki bir aile dramı mıdır yoksa sorgulanması gereken örnek bir vaka mıdır Ali Rıza Bey’in yaşadıkları? Bu soru üzerinden hem kitabı hem de günümüz aile yapılarına dair naçizane düşüncelerimi belirtmeyi umuyorum.

    Ali Rıza Bey kendi halinde kıt kanaat geçinen bir memurdur. Geç yaşında evlenmesine mukabil artarda beş çocuğu ile zor bir hayata merhaba der. Çocuklar büyüyesiye değin ciddi bir sıkıntı ile karşı karşıya kalmaz ancak bir gün bir kızcağıza yardım etmek münasebeti ile giriştiği işin gayri ahlaki nedenlerle ters tepmesi sonucu işinden istifa etmek zorunda kalır ve asıl hikâye bundan sonra başlar. Bu olayın ardından tüm ailenin yükü büyük evlat Şevket’e kalır ve musibetler silsilesi ile bir ailenin dağılışına şahit oluruz.

    Paranın bir arada tuttuğu ailelerin ne kadar çabuk dağıldığına ve para olmadığında ortaya çıkan gerçek benliklere hazır hale getiriyor bizi kitap. Bir baba olarak tek derdin çalışmak, evdekilere maddi anlamda yokluk yaşatmamak amacında isen bunun büyük bir hata olduğunu anlatmaya çalışıyor kitabımız. Sevgiden, saygıdan ve değerlerden uzak büyüyen aile bireylerinin maddi gücün de ortadan kalkmasıyla nasılda farklılaştığını, söylemlerinin ne derece değiştiğini görüyoruz. Güntekin, genel anlamda sorun üstüne sorun her çıkışta bir engelle karşı karşıya kalan karakterlerin yitişini gözler önüne seriyor ve en sonunda ahlak diye direnen ana karakterimize de ahlaksız bir birey olarak veda etmemizde bir vehim görmüyor.

    Bundan sonrası günümüz aile yapılarına eleştirel bir bakış açısı içermektedir. Kitapla konu bakımından ilişkili olmasına mukabil bağımsız bir konudur dileyen arkadaşım okumayı burada bırakabilir. Günümüzün en büyük hastalığı sosyal medya ile artık çoğu kavramın yapmacıklaşmaya başladığı hepimizin malumudur. Mutlu olduğuna bizleri inandırmaya çalışan insan sürüleri, annelerine babalarına sürpriz yapan sahtekarlar, can çekişen ilişkilerini gün batımında çekilmiş bir story ile uzatmaya çalışan çiftler ve daha niceleri… Keşke bu insanların fotoğrafları üzerine basılı tuttuğunda gerçeği göster diye bir özellik olsaydı. İnanın bu onlar içinde biz tiksinti içinde olan insanlar içinde en iyisi olurdu. Kitabın karakterleri Leyla ile Necla’nın misafir varken can ciğer, misafir gittiğinde ise kedi köpek oluşu gibi…

    Gerçeğe gittiğimizde mutsuzluğun dibini görenleri, anne babalarının kalplerini kıranları ve birbirine küfürler savuran çiftleri görebilseydik keşke. Neden kendimizi kandırmak istiyoruz ki yoksa Prestijde ki o meşhur sahne hepten tek gerçeğimiz mi olmuştu yani biz gerçeği bilmek istemiyor da kandırılmak mı istiyoruz. Sadece aile, sevgili ya da arkadaş ilişkilerimizde değil siyasette de böyle durum. Her şeyin o kadar kötü gittiğini içten içe bildiğimiz halde bir şeylerin iyi gittiğini söyleyen haber kanalarına veyahut gazetelerine ihtiyaç duyuyoruz. Gerçek ile karamsarlık birbiri ile bağdaşmış durumda ve çıkış için hiç ışık gözükmüyor.

    Joker gibi bir delinin gelip bu topluluk artık yok edilmeli deyip hepimizi yeryüzünden silmesini isteyecek kadar karamsar olmak istemiyorum ama her geçen gün yapmacık insanları görmekten, haksız hukuksuz bir dünyada nefes almaktan mustarip olduğumu itiraf etmem gerek.

    Güzel günler göreceğimiz geleceği umut ediyor, karamsarlık çukurundan kurtulmak istiyorum. Okumak güzel şey aynı zamanda gerçekleri gösterdiği içinde tehlikeli. Kandırılmış bir adamın sahte mutluluğu mu? Hiçte fena durmuyor bu haliyle ama bu mutluluk için zannediyorum ki geç kalan bir adamım ben, geç kalanlara selam olsun, keyifli okumalar diliyorum.
  • Çaresizliğin en amansız olduğu yerdeyim şimdi ilk defa sevmenin tarif edilmez korkuları içindeyim. Uykusuz gecelerin yorgun sabahlarında seni düşünüyor ve
    korkularla yine sana doğru koşuyorum. Hep aynı soru düşüncemde:
    Ya seversem? O zaman neler olabileceğini düşünmek korkutuyor beni.
    İlk defa yenileceğimi anlıyorum. Karşımda kendinden emin gözlerin, dudakların, ellerin bunu söylüyor bana. Seni tanımadan önce geçen bütün yıllara lanet ediyorum. Önceleri hiç bilmediğim adını şimdi binlerce defa tekrarlıyor dudaklarım. Gün oluyor bir tablo seyredercesine mutlu heyecanlarla doluyorum karşında. Gün oluyor eski bir Yunan heykelinin ölümsüz güzelliğiyle büyülüyorsun beni. Gözlerin gözlerime takılınca güçsüzlüğüm aklıma geliyor…
    O zamanlar öylesine yıkılıyorum ki, bilemezsin…. İnsan nasıl gökyüzüne baktığı zaman bu sonsuz evren içinde küçük ve çaresiz bir yaratık olduğunu anlarsa;
    Güzelliğin de bana aynı şeyleri düşündürüyor. Gün oluyor mavilerde, gün oluyor kırmızılarda, gün oluyor karalarda yaşıyorum seninle. Dudaklarından çıkan her kelime, suya bir taş atılmışçasına büyüyor içimde. Nereye gitsem kulaklarımda o yarı karanlık, çocuksu sesin. Sonra kendine has kokun; O kokuların en çıldırtıcı sı, en kahredici si… Ve gözlerin; Esmer bir akşamüstünün serin hüznünü getiren gözlerin…

    Görebildiğim, duyabildiğim her şey bana seni sevmeyi söylüyor. Uzaklaştıkça yaklaşıyorum sana. İşin en kötüsü, yaklaştıkça da uzaklaşmaktan korkuyorum. Belki hiçbir zaman sana seni sevdiğimi söylemeyeceğim. Ne sana, ne senden başkasına.
    Düşün ki, çoğu zaman kendime bile söyleyemiyorum. Sanki söylediğim anda her şey bitecek ve bu emsalsiz büyü bozuluverecekmiş gibi geliyor. Bir insanın kendini aldatması ne güçtür bilirsin. Bu sevmek korkusunun altında aslında çok sevmek olduğunu biliyor, fakat anlatamıyorum.
    Galiba asıl korkumuz sevmek değildi….
    Onun arkasında gizlediğimiz sevilmemek korkusu….. Küçük küçük aldanmalarla kendimizi avutmaya çalışıyor, düştüğümüz çıkmazda bir teselli arıyoruz seninle. Belki de aynı korkular içindeyiz, birbirimizden haberimiz yok. Sevmek…. Seni alabildiğine sevmek…. Hiçbir şeyi umursamadan, bütün karanlıkları hiçe sayarak sevmek…..Tutmak ellerinden o derinlere inmek, gitmek oralara, o yerlere. Orada hep sen olmak, seni yaşamak ve olduğun yerde bile seninle sensiz olamamak… Sonra da sensiz edemediğimi, edemeyeceğimi söyleyememek sana. Susmak, susmak; korkudan ölünceye kadar. Şimdi sevginin bataklığındayım ve korktukça her an biraz daha saplanıyorum. Bakışların biraz daha derine çekiyor beni…
    Bazı duygular vardır anlatılmaz anlaşılır sadece. Sevenin sevdiğini bilmesi kadar; Sevilen de anlar sevildiğini. Sevgi her zaman belirli kelimelerle
    anlatılmaz. Çoğu defa bir bakış yeter de artar bile…
    Yeryüzünde hiç bir kuvvet seni sevme hakkımdan alıkoyamaz. Sevmek çoğu zaman var olmaktır. Sonunda bizi yok olmaya götürse bile. Ben şimdi varım ve seni sevme hakkımı kullanıyorum. Sen bile buna karşı koyamazsın. Sana gelinceye kadar arayıştı sevgilerim. Bir zaman başkalarında aradım seni, başka yüzlerde, başka ellerde aradım…..
    Aldandım fakat bir gün seni bulmak ümidini kaybetmedim . Nasıl olsa bir gün gelecektin…..
    Geldin ama bana tatmadığım hüzünleri tattırmaya bilmediğim hüzünleri öğretmeye ve beni ağlatmaya gelmiştin ama senden gelecek bütün hüzünlere ve cefalara hazırdım. Buna daha hazır değildim !…
    Mutluluktan yana ne getirmiş sen hepsini bir bir acımadan götürdün işte.. Ardında taş üstünde taş kalmadı, çiçekler açmayacak, kuşlar ötmeyecek. Şimdi varsın, var olmaktan öte bir şeysin. Yokluğunu da varlığın gibi yudum yudum içeceğim.
    Seninle varım, seninle yok olacağım !


    Ümit Yaşar Oğuzcan - Çaresizlik.
  • Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali

    Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını ikinci okuyuşum. İlk okumam sonrası yazdığımdan daha detaylı ve toplu bir incelemeyi hakkettiğini düşündüğümden dolayı incelememi yineliyorum. Bundan sonra kitabı tekrar okur muyum? Bence mutlaka belirli bir süre sonra, tekrar okuma ihtiyacı duyuyacağım ve kitabı elime alacağım.

    İncelemeye geri dönecek olursam, ilk olarak kitabın nasıl yazdığı ve ilk kez nasıl yayınlandığı hakkında ufak bir bilgilendirme yapmak istiyorum.

    Öncelikle Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’sını askerlik yaptığı sırada ve bir kolu çatlak iken yazmış. Yazarken kolunun acısını dindirmek için kolunu sık sık sıcak suyu soktuğu söyleniyor. Yani, kitap oldukça zor şart altında yazılmış, belki de bu kadar güzel olmasına sebeptir.

    Kitap yayını ise 1940 yılında Hakikat gazetesinde “Büyük Hikaye” başlığı altında 48 bölüm olarak yayımlanmış. Üç yılı sonra, yani 1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından ilk baskısı gerçekleşmiş.

    Kitabın kısa özeti, konusu, dili ve anlatımı konusunda o kadar çok değerlendirme var ki tekrar tekrar belirtmeye gerek olup olmadığına emin olamıyorum. Ama çok fazla uzun tutmadan, kısa kısa bilgiler vermeye çalışacağım.

    İlk olarak kitaptan bir alıntı ile Kürk Mantolu Madonna hakkındaki genel düşüncemi sunmak istiyorum.

    ”Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu farkedince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım. ” ( sayfa 86 )

    Artık genel incelmeye başlayabilirim. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı muazzam bir derinliğe, etkileyiciliğe ve kurguya sahip bir hikaye. Hikaye iki ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölümde, Rasim’in şans eseri bulduğu işte tanıştığı Raif Efendi’nin içindeki gizemi bulmaya çalışması anlatılıyor. Diğer bölümde ise bambaşka bir karakter ile karşımıza çıkan Raif Efendi ve Maria Puder’in naif aşkı anlatılyor. Kitabın asıl ilgi çekici kısmı ise tabiki babasının iş öğrensin diye Almanya gönderdiği ve gördüğü tablodaki kıza aşık olan Raif Efendi ile deli dolu bir karaktere sahip Maria Puder’in hikayesi.

    Sabahattin Ali’nin kitaplarında, bu kitapta da olduğu gibi ruhsal acı duygusu hakim. Kitapların yazıldığı dönem ve yazarın çektikleri buna sebep olmuş olabilir. Ancak, Sabahattin Ali’yi bu kadar başarılı kılan da bence budur. Bazen çektiğimiz acılar bizi öyle bir kişiliğe büründürür, öyle geliştirir ki kendimizi tanıyamayacak hale geliriz. Sabattin Ali’de böyle mi olmuştur, açıkçası bende bu hep soru işareti olarak kalacak.

    Kitabının dili ise biraz ağır, eski Türkçe kelimelerin olması kitabın dilini biraz ağır kılıyor. Ama öyle bir etkileyici ve derin anlatıma sahip ki kitap okurken sayfalar akıp gidiyor. Sonuna geldiğinizde ise üzülüyorsunuz. Kitabı ikinci kez okumama rağmen aynı acıyı tekrar tattım.

    Neyse çok fazla uzatmadan hala bu şaheseri okumadıysanız, mutlaka en kısa sürede alıp okumanızı öneririm. Şimdiden iyi okumalar.

    Nihat
  • Thales’e göre asıl soru ne bildiğimiz değil, nasıl bildiğimizdir.
    Aristoteles
    Sayfa 27 - Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık
  • Kuyucaklı Yusuf(Kitap Yorumu)
    ...
    .
    Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali'nin okuduğum ilk kitabı bu sebepten dolayı nasıl bir anlatım tarzı ile karşılaşacağımı bilmiyordum.Ama kitaba başladıktan sonra devamı geldi zaten,bu kadar akıcı ve sürükleyici olacağını tahmin etmemiştim doğrusu... Kitap, ''1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.'' cümlesi ile başlıyor,sonra okumadan duramıyorsunuz zaten. Sayfaları çevirmeye başladıkça Kuyucaklı Yusuf ile tanışmaya başlıyorsunuz ve bu tanışma sizi Aydın'dan Edremit'in Zeytinli köyüne kadar götürüyor..
    ..
    Kitaptan bahsedecek olursam,annesi ve babası öldükten sonra küçük yaşta yetim kalan Yusuf,olayı teftişe gelen kaymakam Selahattin Bey tarafından evlatlık alınır.Ancak kaymakamın eşi Şahinde aynı fikirde değildir,hayattaki tek gayesi rahat yaşamak olan kadının huzursuzluğunu Yusuf pek umursamamıştır. Yeni girdiği ortama alışamamış ve uzun süre kimse ile iletişime geçmemiştir, kaymakamın kızı Muazzez hariç... Yıllar yavaş yavaş ilerlemeye devam ederken parası olanın güçlü olduğunu bilen Yusuf için hayat hiçte kolay değildir.
    ..
    .
    ''Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı Muazzez idi.Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi,fakat yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere,bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu,fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu.'' alıntı yaptığım kesitte de görüldüğü gibi Yusuf ile Muazzez'in aşkı sizi kitaba biraz daha bağladığını belirtmeliyim.
    ..
    Son olarak kitabı okuduktan sonra yaptığım küçük araştırmadan öğrendiğime göre Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf'u üç cilt olarak yazmayı düşünmüş.Ancak ömrü buna yetmemiş,eğer kitabı okursanız bazı yerlerde soru işareti kaldığını görürsünüz,daha fazla uzatmadan son sözü söylemek istiyorum iyi ki edebiyatımızdan Sabahattin Ali geçmiş... Herkese keyifli okumalaarr.!!