• 512 syf.
    ·Beğendi·10/10
    400 çadırla başlayıp 14 milyon kilometre kareye ulaşmış Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Avusturya-Macaristan çöktü, Çarlık Rusya’sı çöktü, daha öncesi İskender İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu, Doğu Roma ve Kutsal Roma Cermen İmparatorlukları çöktü. Bunların hepsi hakkında az ya da çok bilgiye sahibiz. Ancak Mu Kıtası’nın çöküşü farklı nedenlerden kaynaklanıyor. Verilen tarihler yukarıda sayılanlardan çok daha öncesi tarihlere denk geliyor. Acaba bu yüzden mi Mu kıtasının gerçekliği hakkında şüpheye düşülüyor? Ya da acaba dünya tarihinin değişmesi işlerine gelmeyenler mi insanların yazılı tarihe inanmasını istiyor? Doğrudur ya da değildir... Bilemiyoruz, ancak bildiğimiz bir şey var ki Atatürk’ün Mu konusuyla ilgilenme şekli tamamen bilimsel olmaklığıyla emperyalist batı merkezli tarih anlayışına da bir başkaldırıdır. Bir önceki kitapda -Atatürk ve Kayıp Kıta Mu’da- ne görmüştük? Atatürk’ün 1930’larda yaptığı tarih ve dil çalışmalarıyla o zamana kadar ki bilinen tarihi alt üst ettiğini; Türklerin binlerce yıl önce Orta Asya’da ileri bir uygarlık yarattıklarını, zorunlu nedenlerle göç etmek zorunda kalarak ileri uygarlıklarını dünyaya yaydıklarını görmüştük. Bunlar bizim açımızdan sonuçlarıydı. Mu kıtasıyla alakalı olarak da Atatürk açısından, ömrünün son anlarında dahi Türklerin izlerini aradığını öğrenmiştik. Tabi ki her çalışmasında olduğu gibi tarih ve dil çalışmaları da Atatürk sonrası dönemde üzerinde durulmamış, tarihin hengamesi içerisinde unutulacağı düşünülerek raflara konulmuştur. Bugün hep denir ya ülkemiz Atatürk’ten sonra onun gibi bir devlet adamının eksikliğini çekmiştir diye... Aslında ülkemiz bir bilim insanı tarafından yönetilmenin eksikliğini çekmiştir. Görülüyor ki Atatürk bir bilim insanı titizliğiyle çalışan bir devlet adamıdır. Bugün kaç tane devlet görevlisinin ya da politik figürün bu titizlikte çalıştığını söyleyebiliriz ki... Önce okumak sonra sorgulamak ve düşünerek kararlaştırıp sonuca ulaşmak... Başarının sırrı bu kadar basit aslında. Peki... Konumuza giriş yapalım o halde. En başta her şey nasıl başlamıştı? Tahsin Bey, Mayalarla Türkler arasındaki yakınlığa dair çalışmalarına 1926 yılı Yunanistan’ında başlamıştı. 1932 yılında Atatürk’e gönderdiği bir raporunda Kolomb öncesi Amerikan halklarının, özellikle de Mayaların dillerinde Türkçe bir takım sözlere rastladığını iddia ediyordu. Aynı yıl zaten Atatürk de Mu, Mayalar ve Türkler üzerine çalışmalarına başlamış bulunuyordu. 1934 yılında Ankara’ya gelerek Atatürk’e bu konuda ayrıntılı bilgiler sunan Tahsin Bey, Atatürk tarafından Meksika büyükelçiliği görevine atanarak konuyu yerinde inceleme fırsatı bulmuştur (1935). Tahsin Bey yaptığı araştırmalar neticesinde Churchward’ün Hindistan’da bulduğu Naakal Tabletleri ve Arkeolog Niven’ın Meksika’da bulmuş olduğu tablet incelemelerini okuyarak konu hakkında Atatürk’e ayrıntılı raporlar yazmaya başlamıştır. Bu raporlardan bazıları bugün kayıptır. -İlk altı rapor- Geriye kalan raporlardan ise özellikle 7. ve 14.rapor enteresan bilgiler içermektedir ki bu raporların içeriği ve Atatürk ile Tahsin Bey arasındaki neden oldukları gerginliğe bir önceki kitap incelememizde değinmiştik. Atatürk, en başından beri bu kıtanın varlığı ya da ezoterik bir geçmişi taşıdığıyla ilgilenmemiştir. Amacı Türk Tarih ve Türk Dil Tezleri’ne dayanak noktası oluşturabilmektir. Nispeten başarılı da olmuştur. Zira elde edilen sonuçlara bakıldığında bazı Amerikan halkları ve Türk dili arasında şaşılacak derecede benzer kelimeler bulunmaktadır. Kesin bir kanıt olur mu elbette olmaz. Yine de buradaki görülmesi gereken ve tarafımızca alınması gereken ders şudur ki, sorgulamadan inanmak bağnazlıktır. Ayrıca Atatürk’ün bu çalışmalarının bilimsel olmadığını söyleyerek alaya almak da bilimsellikten tamamen uzak yaklaşımlardır. Atatürk’ün bir kitabı okurken altını çizdiği şu söz durumu açıklamaya yetmektedir: “Ortak bir dil, ortak bir kökeni kanıtlamıyorsa en azından ortak bir geçmişi gösterir.” Atatürk’ün yaptığı ve yaptırdığı çalışmalar; Mayalar, İnkalar, Kızılderililer ya da Mulular Türk olmasalar bile aynı ortak geçmişten geldiğimizi gösteren ciddi bulgular ortaya koymuştur. İşte geldik bu bulguların neler olduğuna. Dediğimiz gibi Kızılderililer ya da Kolomb öncesi Amerikan halkları Türk olmasalar bile Türklerle bağları olduğuna dair kesin kanıtlar vardır. Birazdan okuyacağınız bu kesin kanıtlar gerçekten de şaşırtıcı ve bir o kadar da merak uyandırıcıdır. İşte karşınızda Amerika'daki Türk izleri... Bilim insanları Amerika'ya ilk göçlerin MÖ 40000 - 30000 arasında gerçekleştiğini söylerler. Doğal olarak da bu ilk göçlerden sonra da birçok göç hareketi meydana gelmiş olmalıdır. MÖ 5000lerde mongoliytler ve MÖ 3000lerde de Ön Türkler Bering Boğazı yoluyla Amerika kıtasına geçmişlerdir. Arkeolojik bulgular da bu bilgileri doğrulamaktadır. MÖ 5000 öncesi geçişlerin tamamının da Bering Boğazı yoluyla yapıldığı görülmektedir. Çünkü Amerika kıtasının herhangi bir kara parçasına en çok yaklaştığı bölge burasıdır ve tarihlenen veriler buzul çağının yaşanmış oluğu döneme denk gelmektedir. Bizim özellikle son zamanlarda "Tüfek,Mİkrop ve Çelik" kitabıyla yakından tanıdığımız Jared Diamond; "Sibirya'nın ilk sakinleri Alaska'ya ister yürüyerek ister kürek çekerek gelmiş olsunlar, Alaska'da insanların yaşadığını gösteren ilk sağlam kanıtlar MÖ 12000 yılına aittir." demektedir. Bu noktada çıkan sonuca bakarsak Sibirya'nın en kuzey doğu bölgesinde kendilerine "Saka" diyen Yakut Türkleri yaşamaktadır. Atatürk de Kızılderililerin olduğu gibi Kolomb öncesi Amerikan halklarının Türklüğü tezi üzerinde fazlasıyla kafa yormuştur. Ancak bu tez Atatürk'ten çok çok önce hatta temeli 16.yüzyıla kadar uzanan bizzat batılı bilim insanlarınca ortaya atılmış bilimsel bir iddiadır. Neden bilimseldir? Öncelikle dil benzerliği. Kızılderili dilinde 300'den fazla Türkçe sözcük mevcuttur. Efsanelerin benzerliği. Türklerin Ergenekon Destanı ile Kızılderililerin Kapaktokon Destanı neredeyse birebir aynıdır. Bizdeki Dede Korkut onlarda Er Akkoca'dır. Türk ve Kızılderili yaradılış efsanesi oldukça benzerdir. İnançları eski Türk inancıyla örtüşmektedir. Giyimlerimiz ve el sanatlarımız arasında hiçbir fark yoktur. Yönetim anlayışı ve daha birçok benzerlik... Sizce bunların hepsi birer tesadüf mü? Sizce bunları iki kültürün karşılaşması sonucu birbirinden etkilenmelerinin bir sonucu mu? Eğer bakış açınız buysa sizi daha fazla kitap okumaya ve paragraf sorusu çözmeye davet ediyorum; çünkü anlam ve sonuç çıkarmadan yoksunsunuzdur. Yine de bu bulguları yeterli bulmuyorsanız buyrunuz 2008 yılında yapılan DNA testleri sonucu, Doğu Asya Yenisey ve Altaylardaki Türklerin nesiller boyu değişmeden aktarılan Y kromozomlarının, Kızılderililerde de olduğu kanıtlanmıştır. Peki ya diğer Kolomb öncesi uygarlıklar... Bugün artık Kolomb öncesi Amerikan uygarlıklarının Asya'dan Amerika'ya geçenlerce kurulduğu kesindir. Ve bu göçerler içerisinde Türkler de bulunmaktadır. Örneğin Mayalarda bulunan tek Tanrı inancı, ruhun ölümsüzlüğü düşüncesi, ahiret kavramı, cennet ve cehennem, Tanrı'nın daireyle sembolize edilmesi eski Türklerde de vardır. Mayalarda Gök ve Yer Tanrıları vardır. Benzer bir anlayış Sümerler ve Türklerde de vardır. Mitolojide dağlar gibi kutsal sayılan ağaçlar da vardır. İslamiyet'de nar, zeytin, hurma ve incir ağaçlarının yanı sıra Adem ve Havva'nın yasak meyve yedikleri yaşam ağacı da bunlardan biridir. Palmet motifi de hayat ağacı ile doğarak İslam-Türk sanatına hurma ağacı şeklinde geçmiştir. Mayalarda her 52 yılda bir felaket beklenir, Türklerde her 59 yılda bir. Mayalar ve Türklerde ok ve yay gibi hafif silahlara dayanan savaşılık ve laik devlet yapısı vardır. Mayalarda 300'den fazla Türkçe kelime vardır. Her ikisi de sondan eklemeli bir dildir. Bunun gibi daha birçok örnekle artırılabilir. Ancak bu işe bir de karşı çıkanlar vardır ki onlar Mayaların Türk olamayacağı tezini Mayaların insan kurban etmesine bağlamaktadırlar. Çünkü eski türklerde insan kurban etme ayinleri yoktur. Burada bizim de kendimize yönelik sormamız gereken soru şudur: "Biz Mayaları nereden biliyoruz?" Hiç öyle yukarı aşağı bakmayın, cevap basit; "SİNEMA" sektöründen. Bize izletilen Mayalar, insan kurban eden ve kanlı ayinler düzenleyen vahşi bir topluluktur. Peki gerçekten de öyle midir? Mayalar tarihlerinin yalnızca küçük bir döneminde insan kurban etmişlerdir. Ancak bu ritüel Maya uygarlığının klasik sonrası döneminin sonlarında ortaya çıkmıştır. Yani bugün dahi medeni insanlığı şaşırtacak bir hal alan görkemli Maya uygarlığının çöküş döneminde. Bunun nedeni her ne kadar tam olarak bilinemese de genel olarak bilim insanları bu kanlı ayinlerde Tanrı Kukulkan'ın rolü olduğunu düşünmektedir. Yani efsaneye göre halka "barış, refah ve büyük bilgelik getiren sakallı beyaz adam Kukulkan" (Azteklerde Quetzalcoatl), Maya kenti Chichen Itza'yı terke zorlanmıştır. Ayrılmadan önce de bir gün geri dönüp dünyayı kötülükten kurtaracağına söz vermiştir. Bu adamın gidişinden sonra da ülkeyi şeytani bir dalga kaplamıştır. İşte Mayalar'ın bu çöküş dönemi insanları da -ki Aztekler de- insan kurban etmeye başlamışlardır. Efsane böyle. 15.yüzyılda Yeni Dünyayı yağmalayıp, sömüren emperyalist Batı, kanlı işgalini bu şekilde haklı göstermeye çalışmaktadır. Her zaman olduğu gibi Hollywood üzerine düşeni layıkıyla yerine getirmektedir. Artık finali yapmanın zamanı geldi sanırım. Bakın, hepimiz için gerçek şudur ki bilinmeyene dair insanlarda her zaman bir merak ve korku vardır. Ve bilinmeyenin üzerine gitmek, onu sorgulamak yıkılması oldukça zor –ki bizim gibi toplumlarda imkansız- bir durumdur. Böyle bir durumun dünya geneline hakim olduğu bir zaman dilimidir Atatürk’ün yaşadığı yıllar. Bir anlamda dünyaya karşı yeniden bir ayaklanma hareketidir bu. Yazılı tarihi sorgulamaktır. Kadim tarihi her zaman merak etmişimdir. Uzak geçmişte ama çok uzak geçmişte neler oldu? Komplo teorisi adı altındaki hikayeler gerçekten yaşandı mı? Yaratıcımız, bizim bildiğimiz şekliyle olandan çok çok önce insanlıkla iletişime geçti mi? Ve daha bir sürü şey... Merak uyandırıcı ve konu itibariyle de biz insanların geçmişine ışık tutucu şeklinde olunca bu konuların peşine düşmemek elde değil. Kabul etmek gerekir ki hem benim açımdan ki bence hepimiz açısından bu konuların detayına girildiğinde anlantılanların gerçekliğine dair bir ipucu çıkmasını çok istiyoruz. Böylece hani o, bilim adamlarındaki merak ve heyecanı biz de kendi ilgi alanımızda yaşayabilir ve ilgi çekici olmayan hayatımıza biraz da olsa heyecan katabiliriz. Yaşamı pozitif kılan da biraz bu merak unsuru sanırım. Merak ettiğimiz konuların karanlıktan aydınlağa çıkışında eğer ki beklediğimiz sonucu almışsak duyduğumuz heyacan müthiş bir hazza dönüşür. Mu kıtası benim oldukça ilgimi çeken ve içinde barındırdğı bilgilerle her okuduğum sayfada daha fazla heyacan duymama sebebiyet veren bir konu. Ancak elbette ki eldeki bilgilerle bu heyecanın da bir sonu var. Ama bilimin aydınlatıcı gelişimi devam ediyor ve belki de MU'ya dair varlığını kanıtlayıcı bilgiler elde edilebilir. Böyle bir olayın insanlıkta uyandıracağı merak ve heyecanın tarifi imkansızdır. Bu bildiğimiz anlamda tarihi tamamiyle değiştirecektir. Ben açıkcası tarihin emperyalist batı kültürüne göre şekillendiğine inanıyorum. Ancak bilim dünyasında her ülkenin namussuz insanları olduğu kadar namuslu insanları da vardır. Bu ülkenin namuslu yazarlarından biri olan Sinan Meydan kendi üzerine düşen sorumluluğu layıkıyla yerine getirmiştir ve getirmektedir. Biz bize düşen sorumluluğu yerine getiriyor muyuz asıl sormamız gerekn soru budur işte. Atatürk’e ya da Cumhuriyet tarihine atılan her iftirada Sinan Meydan yetiş mi diyeceğiz yani! Her iftiracıyı Sinan Meydan’a ya da Cumhuriyetimizin diğer namuslu yazar ve insanlarına mı şikayet edeceğiz? Yoksa artık, işgal İstanbul’unda Mustafa Kemal’in yaptığı gibi herkesin olmaz bu iş bitti” dediği yerde “geldikleri gibi giderler” mi diyeceğiz? Karar da sonuçlarına katlanmak da bizim seçimimiz. Sevmediğiniz bir partiye ya da lidere oy veren insanları ötekileştiremeyiz. Sevmediğiz o partiye oy verenlerin de hatta o partinin sevmediğiniz liderinin de bu ülkenin bu milletin bir ferdi olduğunu unutmamalıyız. Bugüne kadar ötekileştirdik de ne oldu? Hangi taraf kazandı? Kazananın olmadığı gibi hepimiz kaybettik. Kaybetmeye de devam ediyoruz. Öyle kuşatılmış bir haldeyiz ki karar vermemiz gereken asıl soru şu; Tek dünya devletinin bir ferdi olarak tüm inançlarımızdan arınmış bir şekilde köle olarak mı yaşayacağız yoksa üniter bir Türk Devleti olarak Türk’ün ve İslam’ın bayrağını kıyamete kadar dalgalandırmaya devam mı edeceğiz? Anlıyorum, zaman ve dünya hep aynı kalmaz. Değişim, hayatın kanunudur. Geçmişe ya da geleceğe bakarsak geleceği kaçıracağımız kesindir. Geçmişten ders alarak bugün çalışıp geleceği planlamak... İşte benim sayfamın girizgahındaki cümlenin özü budur: “Atatürk gibi düşünmek...”
  • 576 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Önceki Günün Adası Umberto Eco ile tanışma kitabım. Yeni bir yazar okumaya başladığımda çok heyecanlanırım ve açıkçası kitabın ilk başlarında kendimi tamamen kitaba ve yazarın üslubuna bırakamam. Çok samimi arkadaşlarımızla tam olarak hangi an samimi olduğumuzu hatırlamayız ya! Heh işte! Tam da onun gibi ben de hangi ara, hangi sayfada, hangi satırda bu kitabı bu kadar sevdim hatırlamıyorum.

    Ziyadesiyle yoğun bir kitap. Hep dikkati üzerinde tutmak gereken bir anlatım. Bir roman, bir düşünce kitabı, coğrafya atlası, zaman makinesi, yüzme dersi, bit hakları savunucusu, iyilerin dostu-kötülerin düşmanı.. Lakin iyi kim, kötü kim. Sıkı durun asıl soru ben kimim??Kılıç derslerinden, atom altı parçacıklara kadar uzanan anlam arayışı..

    “İlk büyük oğul” Roberto. Hep bir fazlası Ferrante. Roberto ile Ferrante esasında insanın kendiyle savaşı. Peki ne için? Kendi için, gerçek için.. hiçbir şeye ihtiyaç duymamak için, düşünmek için, anlamak için.. üstelik zamanın işlemediği, saatlerle dolu bir gemi de.. tüm bunlar cehennem zamansızlığı ile az ötede, işte şuradaki bir adaya ulaşmak için.. çok şey için.. varlıkların “BEN”ine ulaşmak için mesela..

    İçinde sıkışıp kaldığımız gemiler ve asla ulaşamadığımız adalar.. mutlak boşluk.. hiçlik.. öncesiz ve sonrasız bir taşı bile anlamaya çalışacağınız bir serüven.. Kitap nihayete erince düşüncelerinize serpilen anlam arayışları, kalabalık düşüncelerin yankıları..

    Bir kitap okuyup anlamadığınız olmuştur mutlaka ama bir kitabı bu kadar iyi anlarken anlamdan bir o kadar da uzaklaşmak.. “kendimiz ile gerçeklik arasında ne çok Başkası var” farkındalığı kazanılmış bir zafer midir yoksa korkutucu bir çaresizlik mi?? Her şeye rağmen değerdi doğrusu.. ne de olsa “sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez” değil miydi??
  • Bir sufi mürşit, doğduğu yer olan Horasan/Nişabur’dan Bağdat’a yeni vazifesine gelmeden çok önce kendisinin namı buralara ulaşmıştı. Yüksek maneviyatı ve ihsan kavramına getirdiği özgün yorumla muazzam bir şöhreti vardı, ama aynı zamanda onun pek de ortodoks olmayan tarzı da meşhurdu.

    SABAH ÜLKESİ: kültür, sanat, felsefe dergisi, 58 sayıdan
    Costica Bradatan
    Prof. Dr., Texas Tech Üniversitesi
    http://www.sabahulkesi.com/...tanima-ihtiyaci-var/


    Bazıları bu mürşit hakkında uçuk söylentiler, biraz taşkınlık kokan şeyler duymuştu, ama onlardan ayrıntı vermeleri istendiğinde öylece kalıyorlardı. Her ne olursa olsun, işte o şubat sabahı hanın kapısında onu karşılamak için dört gözle bekleyen müritlerden oluşan küçük bir topluluk bulunmuyordu sadece -müritlerin hepsi de iyi giyimli, gayet terbiyeli, kendilerine yaraşır şekilde dindardı, gerçi biraz da sanki sahnedelermiş gibi duruyorlardı- ayrıca her kesimden şehir halkı da oradaydı. Caddedeki dükkân sahipleri ve seyyar satıcılar, kuyumcular ve attarlar, hatta civar medreselerden müderrisler ve talebeler. Zaman geçtikçe kalabalık sabırsızlanıyordu. Ama şeyh işi ağırdan alıyordu.

    Bu gibi olaylarda mutat olduğu üzere, heyecanla bekleyen kalabalığın arasında dilenciler, sokak serserileri ve diğer işe yaramaz tipler de vardı. İçlerinden birinin özellikle rahatsız edici biri olduğu ortaya çıktı. Baştan ayağa paçavralar içinde, tarif edilmezcesine hırpani ve leş gibi şarap kokan bu serseri (Yahudi veya Hristiyan mahallesinden olmalı, diye fısıldamıştı bazıları) dindar görünümlü ve iyiden iyiye tedirgin olmuş müritlere giderek yaklaşıyordu. Hıçkırıklar içinde, işi gayet ağırdan alarak müritleri tek tek ve dikkatle inceledi ki bu durum adamların sinirlerini daha da bozmuştu; büyük üstadın kendilerini bu fena vaziyette bulması arzu edecekleri son şeydi.

    Şükür ki serserinin artık oradan yollandığı görüldü. Ama tam giderken doğrudan şu mahcup gençlere, kafası ayık ve fasih bir Farsçayla şöyle hitap etti: -ki müritlerin tespihleri avuçlarının içinde öylece donuverdi- Ben boşa geldim galiba. Size ne öğretebilirim ki? Benim şu hiçliğime kıyasla, tam bir saflık durumuna varmış gibisiniz. Benim yolum çetrefillidir, öğrettiklerim belli belirsiz ve arayışım saflıktan uzaktır, her daim tene, dünyeviliğe ve dünyayla çapraşık bir ticarete bulanmıştır. Ben düşkünüm, ama siz… Bir bakın hele kendinize; çoktan meleklerin arasına karışmış gibisiniz. Şimdi, eğer beni mazur görürseniz… Böyle dedikten sonra sessizce handan çıktı. Ardından handa bekleyenler de bekledikleri şeyhin o olduğunu ve az önce çıkıp gittiğini anladılar.

    Bu mürşidin hikâyesi günümüz felsefesini büyük ölçüde yansıtıyor. Çünkü bugün de saflığı savunan (purist) bir yaklaşım, yani şu mefhum iş başında; felsefe, akılcı argümantasyon ve tartışmayla icra edilen bir saf, mantıksal icraata indirgenebilir; argümana çevrilemeyen her şey felsefe dışıdır. Filozoflar, insanlığın geri kalanına hükmeden yasalardan her nasılsa muaftırlar. Güya onlar daha yüce, meleksi bir düzlemde iş görürler ki kendilerinin dünyevilikleri ve bu dünyalılıkları oraya ulaşamamıştır.

    Oysa felsefe hiçbir vakit yalnızca akılcı argümantasyonla ilgili olmadı. Eğer öyle olsaydı bu çok fena olurdu, ayrıca felsefe bu kadar uzun yaşayamazdı. Felsefeyi, hem Doğu’da hem Batı’da, böylesine uzun ömürlü yapan etken onun yalnızca bilişlerimizle ilgili olmakla kalmayıp, bunun yanı sıra imgelemlerimiz, duygularımız, sanatsal duyarlılıklarımız ve dinî saiklerimizle, kısacası karışık, karmaşık ve katışık yaratıklar olan bizlerin varlığıyla da irtibatlı oluşudur. İnsan olmak, her daim varoluşsal manialara yakalanmak ve her türden melezlikle, çapraşıklıkla uğraşmak demektir. Bizler ulvi ve süflinin, ruh ve tenin, akıl ve akıl dışının benzersiz birleşimleriyiz. Öyleyse filozofların bu bütünselliğin hesabını vermeleri gerekir; tabii kendi bütünselliklerini henüz yitirmedilerse.

    İşte bu durum, felsefenin -ama yalnızca yavan akademik tarzdaki felsefenin değil, ayrıca Lao Tzu, Pythagoras, Platon, Aziz Augustinus, Mevlânâ, Meister Eckhart, Spinoza, Marx, Nietzsche, Gandhi ve Simone Weil’da karşılaştığımız uzun ömürlü ve geçişli çeşitliliğin- saf bir hâle gelememesinin nedenidir. Felsefe her zaman mit, şiir, drama, mistisizm, bilimsel düşünme, siyasal militanlık veya toplumsal eylemcilikle karışmıştır. Kendilerine has, kavrayışlı birer filozof oldukları ortaya çıkan birçok kurmaca yazarı (Dostoyevski’yi, Huxley ve Borges’i düşünün mesela) ve tam da kamera aracılığıyla basiretle felsefe yapan birçok yönetmen -Bergman, Kurosawa ve Tarkovski örneğin- dikkate alındığında iş daha da karmaşıklaşır. Tüm bu iç içe geçmeler ve saf olmama hâlleri derinden felsefeye işaret eder; aslında felsefeyi felsefe yapan bunlardır.

    Mevlânâ’dan bir tasavvuf şiirini alalım mesela. Şiirin içine tümüyle dalıp gitmişken şiirin nerede bitip felsefenin nerede başladığını, mistisizmin ne zaman ve nasıl süzülmeye başladığını nasıl söyleyebiliriz ki? Lao Tzu sudan söz ederken -“En hayırlı insan suya benzer. Su iyidir, her şeye yararlıdır ve hiçbir şeyle yarışmaz. Su küçümsenen alçak yerleri mesken tutar. Bu da onun Tao’ya bu kadar yakın olmasının nedenidir.”- bir argüman mı kuruyordur sahi? Kurup kurmadığını neden önemseyelim ki? Burada, felsefenin nasıl işlemesi gerektiğine dair şu dar görüşlü felsefe mefhumumuza meydan okuyan kısa ve öz bir evrensel görüş, bir “dünyada var olma duygusu”, insanlık durumu hakkındaki bir anlayış vardır. Kendisinden, taşıdığı “argümanı” çıkarabilmek için -diğer her şeyi ıskartaya çıkarıp, yazarın tasarımını ve görüşünü görmezden gelerek- böyle bir eseri kesip biçmek eserin atan kalbini durdurmak ve elde kalan kadavrayla uğraşmak demektir. Niye böyle bir şey yapalım ki?

    Walter Benjamin felsefi eserlerinde tahkiyeyi özgürce kullanırdı. O, kısa veya uzun öyküler yaratır ya da başkalarınınkini ödünç alırdı, ayrıca bu tutum öyle geçici heves falan da değildi. Zira Benjamin felsefe ve edebiyatın derinden iç içe geçmiş olduğunu düşünüyordu gerçekten; “hakikatin epik kıyısı”ndan söz ediyor ve bunu “tahkiye sanatı”yla ilişkilendiriyordu. İnsanlar hikâye anlatma güdüsüne sahip mahluklardır ki insana göre hikâyenin biçimi de içeriği kadar önemlidir. Bizler kendimizi ve yaşadığımız dünyayı, kendimiz ve dünya hakkında hikâyeler düzebildiğimiz sürece anlamlandırabiliriz. Felsefe ve edebiyattan az çok anlayan Sartre, eserlerinde hem Spinoza hem de Stendhal olmak istemişti.

    Eğer biz her şeyi o anda yaşanan hikâyeler olarak deneyimliyorsak, o hâlde hakikatin gerçekten bir “epik kıyısı” vardır ve doğası bakımından felsefe edebî işçiliğe bağımlıdır. Her yeni hikâyeyle dünyayı baştan yaratırız. Hikâye anlatma, insan olmanın anlamının sınırlarını çizer; yeni deneyim biçimlerini tahayyül etmek ve sayıp dökmek daha önceden var olmayan şeylere daha somut şekiller verir ve akla hayale gelmeyen şeyleri kavranabilir kılar. Hikâye anlatıcılığı ve felsefe ikiz kardeştir. Platon’un “mağara alegorisi” tam da bu kadar iyi bir hikâye olduğu için böylesine dokunaklı ve önemli bir felsefi durak olmuştur. Peki bu durumda “filozofun kim, hikâye anlatanın kim” olduğunu nasıl söyleyebiliriz? “Rakkası rakstan nasıl ayırıp bilebiliriz?” diye sorar şair. Asıl soru; bunu niye yapmamız gereksin ki?

    Felsefe ve edebiyat bu denli derinden iç içe geçtiğine göre, pathos filozofların eserlerinde sürekli anıp durdukları bir şey değildir yalnızca, o aynı zamanda bu eserlerde gömülü olarak zaten mevcuttur. Fikirleri hikâye etmeye, biçimi denemeye, belagate ait kinayeleri kullanmaya, duyguları tüttürmeye ve empatiye yer açmaya, yani ucundan kıyısından edebiyat yapmaya başlar başlamaz felsefeye yapmaya başlarsınız. Bir filozof, zoraki bir avuntuyla, “hakikatin toprakları”na varmaktan söz ediyor. Bu topraklar “Engin ve fırtınalı bir okyanusla, bir yanılsama dünyasıyla çevrilidir. Bu okyanusta birçok sis yığını ve çokça buz dağı vardır ki bunlar, keşif yolculuğuna çıkmış denizciye yeni bir memleket gibi görünür.” Alıntı Nietzsche’ye, Benjamin’e veya diğer “edebî filozoflardan” birine ait değil; Kant’ın Kritik der Reinen Vernunft’undan (Saf Aklın Eleştirisi). Bu en kuru düşünür bile edebî imgeler veya metaforlar, hikâyeler veya kıssalar kullanmaktan alamıyor kendini. (Gayet ironiktir; bugün, felsefi saflığı savunanların üzerine ant içtiği “argüman kurma” ediminin bizzat kendisi de, ciddi anlamda, bir hikâye etme biçimidir, ama bunun hikâyesi başka.)

    Son zamanlarda Batı’da ana akım felsefede canlı bir söyleşi, iletişim söz konusudur ve Batı’nın Batılı olmayan düşünce geleneklerine yaklaşımı yeterli ölçüde felsefi değildir. Bu peşin hüküm ciddi bile olsa yalnızca bir semptomdur; saflığı savunan, dar görüşlü felsefenin kendi kendini yanlış anlamasının -diğer birçok semptomun yanında- semptomlarından biridir. Bu yaklaşımla, sadece diğer felsefi gelenekler göz ardı edilmekle kalmaz, bunun yanında bizzat Batı geleneğindeki önemli tarzlar, filozoflar ve bir yığın eser de küstahça yadsınmış olur.

    Bu küstahlık kendi köreltici cezasıyla birlikte gelir; artık asli olanı kıvır zıvırdan, hakiki sorunu gelip geçici hevesten ayıramıyoruz. Artık, yayım kurulu birinci sınıf ve yıldız adlarla dolu bir akademik dergide (tercihen İngilizce) yayımlanmış şu hakemli dergi makaleleri şeklinde önümüze gelmeyen şeyleri felsefi olarak göremez olduk. Bugün felsefenin böylesine ilgisiz alakasız oluşuna şaşmamak gerek. Eğer felsefe kendini bu kadar kökten sınırlıyorsa niye birilerinin filozoflara ihtiyacı olsun ki?

    Şimdi cidden ihtiyacımız olan şöyle okkalı miktarda alçak gönüllülük. Hiç değilse, felsefenin farklı kılıklarla, farklı adlarla ortaya çıktığını ve asla saf bir hâlde gelmeyip onun melezliği ve katışımı sevdiğini anlamalıyız; ayrıca felsefenin filozofların yaşamları ve bu dünyalılıklarıyla bağlantılı olduğunu da. Böylesi bir alçak gönüllülük felsefeyi mutlaka yoksullaştıracak diye bir şey yok. Aksine bu, filozofları güçlendirir ve felsefeyi zenginleştirir, onu daha sofistike ve kendi konusuyla daha alakalı kılar.

    Biz de bizi biraz alçak gönüllü yapacak bir sufi mürşit bulabilseydik keşke…
  • 104 syf.
    ·9 günde·9/10
    Giovanni Papini
    Gençliğinde özgürlükçü, kilise karşıtı aykırı bir İtalyan iken 1930'lardan itibaren katolikliğe yönelmesi dahası Mussolini ve Faşizme beslediği sempati; muhtemeldir ki onu ikinci dünya savaşından sonra biraz kenara itmiş. Herhalde bedelini ödemiş olacak ki daha sonra tekrar gün yüzüne çıktı, derler.

    Binlerce yıldır sorulan soru.
    Camus, Sartre, Puslu Kıtalar Atlası.
    Temaları benzer olsa da biraz farklı açılardan hep aynı sorunun (10 soru) cevabını arayışla geçen 10 öyküden oluşuyor kitap. Biraz karamsar(ll. Dünya Savaşı)
    Bazıları pek öyküye de benzemiyor aslında bunun incelemeye benzememesi gibi.

    Havuzda İki Yansı:
    Kendimizi bildiğimiz "an" ya da bu yazıyı okuduğunuz "an" en bilge düşünceleri, en yüce ve en doğru duyguları taşıdığınızı düşündüğünüz an'dır.
    Yeter ki o an'ın üstünü örtecek zaman geçmeyegörsün.
    İnsan büyüdüğünü ne zaman anlar veya olgunlaştığını? Çok matah bir soru olmasa da burada ve daha birçok yerde sıklıkla sorulur: Büyüdüğünüzü ne zaman anlarsınız? diye.
    Yıllar önce üniversitede bir hocamız da sormuştu bu soruyu. "Aynı somut ya da soyutluklarla ilgili artık aynı şekilde düşünemediğimde" diye cevap vermiştim ya da buna benzer bir şeydi.
    O zamanlar çok da anlam yüklememiştim bu söze.
    Aynı bedende, eğer varsa aynı ruhta binlerce "ben" taşıyoruz ve hiçbiri aynı değil ve dua edelim ki hepsini aynı anda yaşatamıyoruz.
    Zira çekilmez hayatımıza çekilmez ben'lerle dolu yeni halkalar eklerdik.
    Peki en doğru "ben" hangisidir ya da ben kimdir, kimim?
    Bizi bugüne getiren geçmişteki ben/benler olduğuna göre ona herhangi bir suçluluk atfedebilir miyiz? Onu sevmeme hakkımız var mı? Öldürsek kötü mü?

    Zihinsel Bir Ölüm:
    Yaşam nedir? Niçin? Nereye gidiyoruz? Yaşamaya değer mi?
    Minvalinde sorgulamalarla varoluşsal bir sıkıntının girdabına sokuyor bizi bu denemede.
    Anlamlı cevaplar bulamadığımızda tek seçenek ölmek midir? Belki de hepsinin cevabı ölümde gizlidir ya da zıtlıklarda.
    Bedensel bir ölüm değil elbette kastedilen.
    Her şeyden vazgeçmek, bırakmak ama yine de erişebilmek en yücesine. Sefiliz ama mutluyuz. Ölüyoruz ama mutluyuz. Ölüyoruz ama ölmüyoruz.

    Hasta Beyefendinin Son Ziyareti:
    Evren, dünya, insanlar, hayvanlar, somutlar, soyutlar, akıllı cep telefonlarının şarj aletleri...
    Bütün bunların hepsi "sen" olduğun için varsa ya da bunların hepsi senin zihninde ise. Veya biz, tamamen bütün benliğimizle bir başkasının zihninde isek. Yokoluşumuz onun uyanışına bağlı, varlığımız onun düşüne.
    "Varım, çünkü beni düşleyen biri var; uyuyan, uykusunda düş gören, benim devindiğimi, yaşadığımı gören, şu anda benim bütün bunları söylediğimi düşünde gören biri.”

    Sen Kimsin:
    Bildiğim ben'i, beni bildiklerini düşündüğüm diğerleri artık bilmediklerini söylerse ne olur?
    Deliririz, sineriz.
    Dıştaki tüm uyarıcılardan gelen sen kimsin? Sorusu, sesleri çılgın kalabalıklar içinde giderek kısılır, kısılır ve kesilir. Ancak asıl sorun bundan sonra başlar. Kimsenin artık tanımadığı ben'i, ben gerçekten tanıyor muyum? Ve işte şimdi soruyu sorması gerekenle soruyu cevaplayacak kişi başbaşa kalır: Ben.

    Kaçan Ayna:
    Kitaba ismini veren bu öyküde ise bu sefer kendisi dışına çıkarak evrensel bir soruna değiniyor.
    Sürekli koşmamıza rağmen olmak istediğimiz yer ile olduğumuz yer arasındaki azalmayan mesafeye değinir.
    Statümüz, mesleğimiz, rengimiz fark etmeksizin koşuyoruz. Nereye? Yarına. Bugüne eklediğimiz yarın, sonra bir diğer yarın. Ulaşmak mümkün değil. Suretimizi en iyi şekilde gördüğümüz aynaya koşuyoruz. Sorun şu ki; aynı hızda ayna da koşuyor. Koşmaya devam, yetişemedik, öldük.

    Gereksiz uzunluğu burada bitirelim.
    Öneri için Beyza ya teşekkürler.

    Keyifli okumalar.
  • " Bir soruya karşı fobim var. (...)
    Nasılsın?
    Dışarıya çıkmayı kestim, telefona cevap vermeyi bıraktım, günlük, sıradan ahbaplıklar kurmamak için alışveriş yaptığım yerleri değiştirmeye başladım. Koruyucu cevaplar oluşturmak için kafa yoruyordum. Ahmaklığa karşı yeni bir Aşil kalkanına ihtiyacım vardı. Vasatlığı çoğaltmayan, klişelerin çarkına takılıp kalmayan bir cevap nasıl bulunabilir? İnsanı kalıp sözler kullanmak zorunda bırakmayan bir cevap, yalan söylemeyen ama açıklamak istemediğin şeyleri de açıklamayan bir cevap. Uzun ve anlamsız bir muhabbete meyletmeyen bir cevap. Onu hangi sahte nezaket kuralı yaratmış, asırlar boyunca bu ikiyüzlü soru kendine nasıl yol açmış ?. "
  • 1204 Latin istilasında şehrin Katolik Haçlılar tarafından talan edilmesi, sayısız ganimet ve bugün bile hâlâ tartışılan miktarda paranın götürülmesine rağmen akıllarda kalan tarihin sadece 1453 olması ve Fatih'in izin verdiği üç günlük yağmanın Haçlıların silip süpürdükleri 1204 istilasını hafızalardan silmesinin asıl sebebi İslam mıdır?
  • -Neden beni seviyorsun? Diye sordu bir gün..
    Bu soru Tanrıya sonsuz iman etmiş birine, Tanrının: Neden bana inanıyorsun? diye sorması gibi saçma ve anlamsız bir soruydu..