“Ben buradayım güzelim, yanındayım. Beni duyuyorsun biliyorum Kardem, seni seviyorum. Seni çok seviyorum.”
“Ben çok direndim sana, senin aşkına... Biliyorum çok da kırdım, döktüm seni bu güvensiz saçma sapan hislerimle ama çok âşığım kızım ben sana. Benim içim buz tutmuştu, kanayan o kadar çok yaram var ki seni de kanatırım diye korktum. Vazgeçer dedim, heves ediyor dedim, unutur dedim ama sen hep dimdik durdun aşkının arkasında. Korkak olan bendim bu hikâyede. O silahı başına dayayana kadar ben
anlamamıştım yemin ederim...”
“Bu sefer bırakmayacağım seni,” diyebildim zorlukla.
“Gökkuşağı, yağmurlarımı dindirecek misin?” Fısıldadığında şakağıma yasladığı dudakları usulca değdi tenime.
“Yağmur olmadan gökkuşağı olmaz ki. Demek ki senin de yağmurlarının yağması gerekiyormuş benim sana gelmem için.” Elimi yüzüne koyduğum da gözlerimiz birbirine değdi.
Ona gelmiştim . Gökkuşağı şimdi onun için bütün renkleriyle açacaktı.
“Birlikte öğreneceğiz; yağmur ne kadar yağarsa yağsm, hava ne kadar kasvetli ve gri olursa olsun gökkuşağı hep gökyüzünde bütün parlaklığıyla gözleri kamaştıracak. Orada olacak mısın?” Eli saçlarımın arasına girerken başparmağı boynumu okşadı, gözleri gözlerimi
esaretine aldı.
“Hava ne kadar berbat olursa olsun, gökkuşağı hep orada olacak.” Ses tonum kısık olsa da kendinden emindi.
“Sonra da böyle oluyorsun. Sana kızdığım için kendimi suçlu
hissediyorum. Elinden şekeri alınmış küçük bir kız beliriyor gözlerinde. Yaramazlık yapmış, babası kızdığı için ayaklanna bakan kırık bir kız çocuğu. Kıyamıyorum sana... Ve sen beni en çok bana kıyılan yerden vuruyorsun.” Ses tonu şefkatin en yumuşak tonuydu. Sesiyle bile sarılıyordu.