• .
    bir aşk şarkısı çal,
    çal, bizim olsun...
    .
    historia de un am♡r
    https://youtu.be/HzjE33U_gy8
    .
  • Dehşetin Şarkısı

    gün serpiliyor bağrından gece dağının
    güneş oradaymış öyle söyledi kurumuş çiçekler
    kalbinden çok insan taşıyan bir ovaymış dünya
    yenilmekten yorulmuş bir yağmurum
    hangi şehre yabancıyım içinde ezilmekten
    dönüşen seslerle bir başımayım
    kaldırıp baktım yok eski fotoğrafları yaşamın
    herkesin aynı soruyu sorduğu yalnızlıkta
    sularla aklını bulandıran kayalık
    aşındırdıkça sarılıyor yosunlara
    herkes bir kalabalığı oynuyor dilinde aşk
    tercümesi yasak tiyatrolarla
    çekiştirdim gökteki yıldızları
    yakın dursun bir ölüm kadar parlak
    baktığım korkunç uzak kırılgan
    taşıdığım dünya
    öpüşlerini geri getirmiyor akşamların
    gölgelerle titriyorum
    parmaklarımda kan
    ağzımdan damlayan
    yazılıyorlar şimdi beyaz bir kâğıda

    Payanda
  • Karen Marie Moning her şekilde okutturuyor.
    Ateş Serisi benim için önemli. Çünkü fantastik türü olarak tek bu seriyi okudum. Tür hakkında pek bir bilgim yok açıkçası. Ama bu seriyi çok seviyorum.
    Serinin en iyi kitabı mıydı? Değildi. Şaşırtıcı bir son muydu? O da değildi. Yazar bizi o kadar şaşırttı ki kitaplarında bunda da beklemiştim.
    Heyecanlıydı, hareketliydi, aşk doluydu ve hüzünlüydü. Özellikle bir sahne de gözlerim dolu dolu oldu.
    Ufak sürprizler de vardı.
    Bence bu kitabın yıldızı Dani idi.Dancer ve Ryodan eşliğinde. Acaba yazar devamını getirirse Dani ve Ryondan üzerinde mi devam edecek? Merak içerisindeyim. Yazar yeni bir maceraya atılmak için sabırsızlanıyormuş. Acaba bizi neler bekliyor.
    Başka bir eleştirimde, Sinsar Dubh hakkında. Daha güçlü ve daha zorlayıcı olabilirdi.
    Genel olarak beğendim ve karakterleri özleyeceğim.
    Yazarın dediği gibi; ışıkta kalın.
  • V E S İ K A L I Y Â R İ M
    Filmi Üzerine Bir Denemem

    Yolculuğumuz 1 Eylül 1940 tarihli Küllük Mecmuasında yayımlanan Tahattur isimli şiirle başlıyor. Şiiri Orhan Veli Temmuz 1940'da yazmıştır:
    ''Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / '' İki elin kanda olsa gel '' diyor / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim ''

    Bu şiir, sadece bir sayı yayımlandıktan sonra 26.9.1940 tarihinde bir Emniyet Müdürü yazısıyla kapatılan Küllük Mecmuasının kapatılmasına neden olduğu söylenen şiirdir. O kadar ki, 1941'de 'Garip' adıyla yayımlanan kitaba isim arama sürecinde Orhan Veli'nin öncelikli tercihi yine bu ''Tahattur'' ismi olmuştur. Tahattur, 'hatırlama' demek. İmdi, bakın görün Orhan Veli kendi hatırladıkça bizlere neleri hatırlatacak!

    Bir şiirden, bir öyküye.. bir büyük şairden, bir büyük öykücüye geçelim. 9 Şubat 1947 tarihinde Yedigün Mecmuasında Sait Faik'in ''Menekşeli Vadi'' isimli bir öyküsü yayımlanır. İlk kez 1948'de basılan Lüzumsuz Adam kitabında yer verilen bu kısa öykü sonraki yıllarda yanına Tahattur'u alıp uzun, upuzun bir yolculuğa çıkacaktır.

    Gelin evvela Menekşeli Vadi öyküsüne bir göz gezdirelim: Bayram isminde 28 yaşında bir genç adam vardır. Evli; iki çocuklu.. O vakit için İstabul dışında menekşelerle dolu bir vadide yaşar. Anne, babası, karısı ve çocuklarıyla birlikte... Geçimini bağ bahçe işleriyle karşılar; yetiştirdiklerini pazarda satar. Günün birinde gittiği Beyoğlu'nda çiçeklerini sattıktan sonra içki içer, meyhanede Seher adında bir kadın tanır, sevdalanır. Seher ile birlikte yaşamaya başlar. Seher yüzünden çok kavgalar eder. Bıçaklar çeker. Yedi sekiz ay hapis yatar. Bu sırada Seher bir üniformalının peşine düşer. Hapisten çıkan Bayram Seher'i arar ve bulunca onu böğründen bıçaklar. Ama Seher ölmez. Kendisini kimin yaraladığını da söylemez. Sonra barışsalar da, Seher'in Bayram'ı katil etmemek için yapmadığı kalmaz. Bayram öykünün sonunda yedi sene evvel bir sabah çıkıp gittiği evine geri döner. Karısına.. çocuklarına... Her tarafta menekşe kokusu vardır.

    Bu menekşe kokusunu tahattur edip duracağız bundan sonra... 1960'ların ortasındayız. Sinemamızın yetkin yönetmenlerinden Lütfi Akad bu kokuların aktarı. Bu şiir ve öykünün ellerini birleştirip bir film çekmek ister. Bir metin oluşturmak üzere, önemli çevirileri, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri ile tanınan Burhan Arpad ile irtibata geçilir. Lakin şu olur, bu olur.. proje akim kalır. Mamafih Burhan Arpad çalışmalarının neticesinde 1968'de yayımlayacağı tek romanı olan ''Alnımdaki Bıçak Yarası'' isimli romanını 1965'de yazıp bitirir. Böylece yolculuğumuza şiir ve öyküden sonra bir roman da iştirak etmiş olur.

    Alnımdaki Bıçak Yarası'nın -ulaşabildiğim- 1974'de May Yayınları'ndan yayımlanan ikinci baskısının girişinde Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiiri vardır. Nitekim kitap ismini Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiirinin ilk dizesinden almıştır. Yedi dize, dört cümleden mürekkep mezkur şiiri romanlaştıran Arpad'ın kaleminde her dize vücut bulur, öyküleşir. Şüphesiz ki Burhan Arpad, Sait Faik'in Menekşeli Vadi öyküsünü okumuştur ve ondan esinlenmiştir. Ancak o daha çok Tahattur'a düşülmüş bir dipnot yazmıştır.

    Onun bu kısa romanında Haliç kıyılarında Nuri Amcanın Geyikli Aile Çay Bahçesi'nde ocakbaşı olarak çalışan Kazım, öksüz ve yetim biridir. Bakardır. Yirmili yaşlarındadır. Bir gün arkadaşlarıyla gittiği Çiçekpasajı'ndaki meyhanede bir kadına küfürler eden adamla kadını korumak için tutuştuğu kavgada alnına bıçak yarası alır. (Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden) O kadın Zehra'dır. Sonraki karşılaşmada aralarında aşk başlar. (Bu romanda hep ''Dizlerine kapansam kana kana ağlasam'' şarkısı çalar durur usulca) Zehra, Kazım'a sigara tabakası alır. Yadigârlık. (Tabakam senin yadigârın) Ama Zehra ''vesikalı'' bir hayat kadınıdır. Kazım'dan gebe kalır. Kazım ile evlenemese bile karnındaki çocuğunun vesikalı bir kadından doğmasını istemediğinden vesikalık durumunun kaldırılması İçin komisyona dilekçe verir. Fakat Kazım'a hakikati söylemek zorunda kalınca genç adam Zehra'yı terk eder. Kazım, Zehra'nın çektiği ''iki elin kanda olsa gel'' telgrafıyla Zehra'ya koşar. (''İki elin kanda olda gel'' diyor / Telgrafın) Ama Zehra bir serseri dalaşında ağır yaralanmıştır, ameliyat sonrası Kazım'ı son kez görür ve karnındaki bebeği ile ölür. Kazım alnınındaki bıçak yarası yüreğini acıtır ve hastane koridorunda adeta Orhan Veli şiirinin son dizeleriyle baş başa kalır: '' Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı yârim? ''

    Arpad, Selim İleri'nin yazdığı gibi, ''Senaryo kurgusunu çağrıştıran bir yöntemle kırık ve imkansız bir aşk öyküsünü 'sahne sahne' dile getirmiştir.'' Gerek Menekşeli Vadi'nin gerekse Alnımdaki Bıçak Yarası'nın da sonradan film yapıldığını da söyleyelim.

    Bu romanın yayımlandığı 1968 yılında Türk sinemasının gerçek bir klasiği olan capcanlı ve dupduru bir film de vizyondadır. Bir şiir, bir öykü, bir romandan bir filme durak durak akıp gidiyor yolculuğumuz. Bir şiirin ilk dizesini kendisine isim olarak alan romandan son dizesini isim yapan filme: Vesikalı Yârim!

    Türk sinemasının en üretken ve en unutulmaz senaristi Safa Önal, Lütfi Akad'ın teklifiyle Sait Faik'in Menekşe Vadisi'nden esinli senaryosuyla unutulmaz diyaloglar ve sahneler yazar. Türkan Şoray bir taze kadındır ki güzelliği can alıcıdır; İzzet Günay dokunaklı bakışlarıyla ve kaytan bıyıklarıyla karşımızdadır. Nefis bir tango seyreder gibiyizdir, ..ritimli müzikler ve müthiş ahenkli hareketlerle saplanıp kalırız ekrana. Saplanıp kalır içimize bir şeyler. Bir tığ gibi diyorum ya; bir tığ gibi saplanıp kalır Türkan'ın güzelliği, İzzet'in bakışları. İmkansız bir aşk saplanıp kalır. Şükran Ay'ın sesinden bilhassa Kalbimi Kıra Kıra şarkısının rüzgârıyla ve sair şarkılarla iç içe mükemmel bir melodram havası eser. Yer yer trajedi... Lütfi Akad ustaya minnet duyarız.

    Halil'dir bu kez karşımızda olan. O da evli, iki çocuklu... Babasıyla manavlık yapar. Tıpkı Menekşeli Vadi'deki gibi Beyoğlu'nda bir meyhanede bir kadına aşık olur. Sabiha'dır bu kez karşımızda olan. ... Bir sahne.. Halil sorar; '' Sabiha asıl adın mı?'' Sabiha cevap verir; ''Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur?'' ... Safa Önal, bu tarz etkileyici, güçlü diyaloglarla unutulmaz repliklere hayat verir. Tam elli senedir kuşak kuşak yaşayan... Sahici adı Sabiha'dır ki böylece şehvet metası kostümünden sıyrılıp sevdiğinin hayatına kendi öz kimliği ile girer. Bu çok mühimdir, çok.

    Halil, Menekşeli Vadi'deki gibi evini, karısını, çocuklarını terk eder. ''Kokulu ve boyalı kadın'' Sabiha ile yaşamaya başlar. ... Yine bir sahne.. Halil, ''Boyanı silmişsin, kokun da gitmiş.'' der. ..Ve biz Menekşeli Vadideki Bayram'ın ''... ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım.'' sözlerini tahattur ederiz! Biz durmadan bir şiir, bir öykü, bir roman ve bir film arasında bir şeyleri tahattur edip dururuz. ...
    Halil her ne kadar evli de olsa, ''Nerelere gidiyor, neler yapıyorsak hepsi bende ilk'' diyeceği duyguların alkımında uçar. Sabiha ise Halil'in evli olduğunu öğrenince artık bir göl gibi sularını içine çeker.
    ... Hep bir sahne..
    '' - Evli misin, evliymişsin diyecektin.
    - Diyemem.
    - Niye diyemezmişsin. Korkun ne?
    - Ya evet derse? ''
    Budur işte Vesikalı Yarim'i büyüten, büyüten, büyüten...
    Sabiha, bağırıp çağırmadan tavırlarıyla bağırıp çağırır.
    Ve - âh - o tüm zamanların en iyi film repliklerinden biri:
    '' Sevgi de yetmiyormuş; çok eskiden rastlaşacaktık! ''
    Sabiha evi terk eder.

    Halil, Bayram'ın Seher için ettiği kavgaları Sabiha için eder. O da hapse girer. Lakin Sabiha, Seher gibi değildir. Burada ayrılır, film ile öykü... Sabiha Halil'e sulusepkin sevdalıdır. Halil içeride iken sevdasına sadık kalır, vesikasını kendi içinde yırtar. Ama, ama, ama... En geçilmez bir dağ gibi arada karısı ve çocukları olunca geri çekilmek ister Sabiha. Vesikalı Yârim'de böyle iplik gibi yağmurlar yağar. Sonra Sabiha, Alnımda Bıçak Yarası'ndaki Zehra'ya da benzemez. ''İki elin kanda da olsa gel '' diye telgraf atan kadın değildir o. ''Sana benden yar olmaz'' diye mihnetle çekip gidendir. Halil o mektubu alır, Boğaz'da bir daha okur. Halil o mektubu alır, buruşturup yere atar. Halil o mektubu tekrar yerden alır, cebine koyar. Böyledir ve budur Vesikalı Yarim.
    Sahneler, sahneler... Halil ümidini kessin diye Sabiha ''işe'' tekrar başlayınca.. Halil Sabiha'yı bıçaklar. Ancak Sabiha, Halil'i ele vermemek için ''ben kendimi bıçakladım'' deyince Halil; ''Asıl şimdi yıktı beni'' deyiverir. Tahattur, tahattur, tahattur.... Menekşeli Vadi'de kendisini kimin yaraladığını söylemeyen Seher için Sait Faik de şöyle yazmamış mıydı: ''Seher'in yaptığı erkeklik de Bayram'ın elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu.''

    Halil de sonunda evine döner. Kapıyı çalar. Oğlan çocuğu şaşkın; ''Anne babam geldi.'' diye sevinç ve korkuyla karışık, karmakarışık seslenir. Halil'in karısı (ismini bile bilmeyiz!) kenara çekilir, yol verir ona. Halil içerideki odaya girer. Kızını da yanına sokuşturur. Oğlan; ''Başımı okşadı benim, kalacak mı?'' diye sorar. Kardeşiyle kapı deliğinden bakışırlar... Kadın içeride tek kişilik (ah!) bir yer yatağı serer. Yastıklar.. çarşaf.. yorgan... İki eli önünde, Necatigil dizeleri gibi - saygılı, tutuk... dünyanın en güzel sorusunu sorar:
    - Aç mısın?

    Halil başıyla hayır der. Tek kelime yok. Biteviye bir hüzün... Sızılı, tırtıklı, derin. Melodramın doruğu. Bağırası gelir insanın. Halil, Bayram gibidir artık. ''Bostana ben gideceğim ana!''

    Sabiha aşktan yanıp tutuşsa da Halil'i çocuklarıyla sarmaş dolaş görünce; büsbütün melal dolu gözleriyle kalabalıklara karışır. Nereye gider Sabiha? Ah Sabiha! Kime ağlayalım; sana mı, yoksa adını bile bilmediğimiz iki çocuğun anası kadıncağıza mı? Ya Halil? ... Anlatılamıyor bazı şeyler. Ve henüz bitmiyor yolcuğumuz.

    Bilmem inanır mısınız; bütün bu anlattıklarımdan habersiz, altı sene evvelki yazdıklarımı ansıyorum burada; (Tahattur derdi Veli'nin oğlu...)

    bütün bohem dolu günlerden sonra
    kahrolası aralık'lardan, pis ağustos'lardan sonra..
    bir gece, koşarak döneceğim evime,
    evime:
    karıma, çocuklarıma...
    merak etmiş olacaklar beni.
    karım, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    tatlı tatlı bakacak yüzüme
    affeder gibi soracak:
    aç mısın?

    Feylesof
  • Birbirimizle dost olamadık
    Ama yine de birlikte olduk.
    Birbirimizin kollarındayken bile
    Yıldızlar kadar uzaktık.

    Şimdi yolda karşılaşsak
    Bir hiç için dövüşebiliriz.
    Birbirimizle dost olamadık
    Birbirimizin kollarındayken bile.
  • Öncelikle; şiirlerle pek aram olmasa da, şu şiirleri birkaç kez okuduğumu belirtmek isterim:
    Dağlar, Servi, Melânkoli, Günümüz, Kıyamadığım, Kara yazı, Hapishane Şarkısı III, Hapishane Şarkısı IV, Hapishane Şarkısı V, Rüzgâr, Yat ve Uyu!..

    Şiirler farklı temalar üzerine yazılmış; aşk, ölüm, toplum, hapishane, doğa..

    Şiir sever arkadaşlara tavsiye ederim..
  • Merhaba Değerli Kitap Dostları

    Bugün sizlerle çok değerli bir arkadaşımın önerisi üzerine okuduğum,

    Kaan Murat Yanık - Uzakların Şarkısı kitabının yorumuyla beraberim.

    Bu yorumu kitabın kapağını kapatışıyla turuncu bir yağmurda ıslanarak yazmaya başladım. Kitapla sık sık karşılaşıyordum internette ve kitapçılarda, ama hiç ilgimi çekmemişti. Belki de ilgimi çekmesinin zamanı gelmemişti. İyi bir okuyucu arkadaşımla kitaplar hakkında konuşurken arkadaşım bu kitaptan bahsetti ve okumam gerektiğini söyledi. Bende listeme ekledim. Aranızda bilenler vardır. 'Kitap dostum' adında bir uygulama var. Orada insanlar kitap takası yapıyorlar. Bende kullanıyordum. Birgün orada birinin bu kitabı takas listesine koyduğunu görünce benim takas listemde beğendiğiniz kitap varsa takas etmek istiyorum dedim ve kabul gördü.

    Sonunda kitaba kavuşmuştum. Başlamak için defalarca elime aldım. Sanki bir ses vakti değil 'dur!' dedi. Yaklaşık 2 aydır kitaplığımda okunmayı bekledi. Okunma vakti gelince de gözlerim satırlarıyla buluştu sonunda.

    Kitaba bir giriş yapmak istiyorum. Kitap yazmaya karar veren bir yazarın arayışına ortak oluyoruz. Yazarla beraber Kars yollarına çıkıyoruz. Köyde bir ev tutuyoruz. Bir gün bir komşuyla karşılaşıyoruz. Köy yaşamını, Azerî şivesini iliklerimize kadar hissediyoruz. Bir ân geliyor başka bir dünya bizlere kapılarını açıyor.

    Efsaneler, Osmanlı sokakları, Hindistan, derin acılar, dinlemek isteyeceğiniz müzikler, şiirler, ezanlar, dostluk, kıraathaneler, şeker, hiç duymadığınız bilgiler, çok değişik bakış açıları, aşk, kayboluş..

    Efsanelerle, Osmanlı ilimkarlarının sualleriyle, görmüş geçirmiş insanların sohbetleriyle, divan edebiyatıyla ve derin gözlemlerle beslenmiş kitabımızın içeriği öyle dolu ki; bu kadar genç bir yazardan, böylesine derin bilgileri, akıcılıkla, kitabın içinde size vücut buldurarak ve bunları bizlere edebi bir şekilde aktarması gerçekten ayakta alkışlanası.

    Hani insan bazen bir ân yaşar ve hiç bitmesin ister ya. Bu kitapta aynen öyle bir şey. Öyle güzel bağlanıyor ki kitaptaki herşey birbirine. Kapağı kapattığınızda tekrar dönmek istiyorsunuz olayların en başına. Kapağı kapattığınız an turuncu bir yağmur yağıyor. Okuduğunuzda sakın şaşırmayın.

    Ne söylesem eksik kalıyor. Yeni tanışmış olmama rağmen diğer kitaplarını okumak için sabırsızlıkla beklediğim bir yazar oluverdi. Bu kadar genç bir yazardan ancak bu kadar olgun bir roman çıkabilirdi. Beklentilerimi fazlasıyla aşan bir kitap oldu. Çok beklentiye girerek okusanız bile sizi doyuma ulaştıracağına inandığım bu harikulade eseri tüm okurlara tavsiye ediyorum.

    Zencefili sızdı şimdi düşüncelerime. Hüzünlendim istemsiz..

    Sevgi, saygı, dostlukla..
    Esen Kalın 🤗