Çünkü, seni sevmek, direnmekti, sevgili!... Güçsüz olanı acımasızca yok eden bu kentin hoyratlığına ve senin için, artık inanmaktan çoktan vazgeçtiğin, yaşadığın hayalkırıklıklarıyla çok uzun zamandır kaybettiğin o aşk duygusunun gerçekliğinin canlı ispatı olmaya direnmekti. Kalbine inançla aşk tohumları ekmekti, seni sevmek. Sevmek, o yitirdiğin aşk şarkısı adına, sana umut vermekti.
Öyle bir yaşa geldim ki neye dokunsam, sonsuz birikmiş gözyaşı... Neye dokunsam, sonsuz birikmiş yaşama özlemi...
Öyle bir yaşa geldim ki neye dokunsam, hep geç kalınmış, hep eksik yaşanmış... Ve başka bir tekrarı yok...
Okuduğum kitaplarda, gecikmiş ev kiraları, kapanan telefonlar, ödenmeyen taksitler, eskimiş koltuk takımları, kırık gözlükler, tabanı delinmiş ayakkabılar yoktu... Okuduğum kitaplarda, küçük hesaplar, çaresizlikten karanlık odalara sığınıp gizli gizli gözyaşı dökenler yoktu; orada, ay sonunu getirmek için durmadan ezilip büzülmeler yoktu... Orada, hesaplaşmalar hep büyüktü, kahramanlar orada hep genç ve korkusuzdu... Orada, ya destansı galibiyetler ya da romantik yenilgiler vardı... Arası yoktu... Küçük sorunların altında hayatlarını ellerinden kaçırmış ezik insanlar, umutsuz isyanlar, zavallı ihtiyaçlar yoktu...
Okullarda bana ve benim gibilere, "Zengin olun, zengin olmazsanız, dilenci olacaksınız," diye öğretirlerdi. Zengin ve dilenci... Lüks içindeki ve asalak... Ortası yoktu sanki. Hayatı, düşleri, anlamları omuzlarında taşıyan yoktu. Diyojenler, şairler, deliler, bilgeler, isyankanlar ve o soylu yoksulların yeri yoktu, bana sordukları bu toplum haritasında. Çünkü cesaret isterdi, şair, bilge, deli, isyankar ve soylu bir yoksul olmak.