MEVLÂNÂ’DA AKIL-AŞK İLİŞKİSİ
Tasavvufî düşüncede şüphesiz en çok tartışılan konulardan biri de akıl ve aşk ilişkisidir. İslam tasavvufunda aklın hakikati tecrübe etmede yetersiz kaldığı her halükarda vurgulanmaktadır. Mevlâna’da aşk her şeyden önce akla karşılık gelen bir yeti görünümündedir. İlahi aşkı en derin anlamda tecrübe eden, bu tecrübenin tecellileri karşısında aşk sarhoşluğuyla kendinden geçen Mevlânâ öteleri kavramanın ve bu alanda birtakım feyizler alabilmenin tek yolunun aşk olduğunu savunur. Onun, akıl-aşk ilişkisinde tercihini aşktan yana yaptığını görmekteyiz. O duygu ile iradeyi ön planda tutar, aşk ile fikrin, iman ile aklın terkibini savunur. Ancak buna bakılarak Mevlâna’nın aşk adına aklı inkâr eden bir sûfi olduğunu söylemek yanlış olur. Mevlâna bu noktada akıl ile aşk terkibini, bu ikisinin kucaklaşmasını önermektedir.
Mevlânâ gerçek âlemde Allah’a ulaşmak için çok farklı bir yol olduğunu söylese de öncelikle aşka, ardından da bilgiye ve hakiki akla vurgu yapar. Allah’ın insanoğluna en büyük lütfu şüphesiz akıldır, fakat akla anlayışı, hoş geçimi, hoşgörüyü, sabrı, hilmi, birliği-beraberlik düşüncesini ihsan eden sevgidir, aşktır. İnsanoğlu, bezm-i ezelde, herhalde özündeki bu aşktan ötürü olacak, bütün ilâhî teklifleri teslimiyetle kabul etmiştir.
O deme erişen, o makamda Allah velisi olan kişide de, insandaki candan, akıldan başka ve ayrı bir can ve akıl vardır.
Akıl pervane, sevgili de mum gibidir. O, hiçbir akla sığmaz, hiçbir akılla anlaşılmaz.
Akıl yüzlerce mühim işe dağılmış binlerce isteğe, mala mülke bölünmüş!
Bu cüzleri aşkla bir araya toplamak gerek ki Semerkant ve Dımışk gibi hoş bir hale gelesin. Q
Şu aklın yettiği şeylerden başka akıl edilecek şeyler var; onları parlak değerli aşkla bulabilirsin ancak.
Allah senin şu aklından