Zaman coşan dalgalar gibi duvarlara vuruyor. Yürümeye cesaret edemediğim koridorda yankılanan sesleri görmezden gelmeye çalışıyorum. Ama her adımda duvarlar biraz daha yaklaşmış, tavan biraz daha alçalmış gibi. Nefes almak benim için artık sıradan bir eylem olmaktan çıkıyor. Topuğunu göğsüme bastıran bir yabancı haline geliyor. Yazdığım sayfalar sadece kağıt değil, her satırı ince bir ip gibi zihnime düğümleniyor. Gözlerim cümlelerde gezdikçe harfler zift gibi eriyor, bu ağırlık ayaklarıma yapışıp beni suyun dibine çekiyor. Ve duyduğum tek şey yine dalgaların sesi oluyor. Çoğu zaman kafamın içinde kıyıyı göremediğim bir okyanusta dalgalarla boğuşuyorum, çırpınıyorum ama sanki okyanus bana değil, ben ona aitim. Dalgalar her seferinde beni tekrar altına alıyor, ama suyun dibine bile ulaşamıyorum. Sadece daha da derine çekiliyorum. Gökyüzü griye çalıyor. Yağacak yağmuru bekliyorum ama yağmıyor. O belirsizlik havada asılı kalıyor. Bazen saatin tik taklarını duyuyorum. Her vuruş zamanın akışını değil, içimde büyüyen çatlakları hatırlatıyor. Sanki zamanı kovalayamıyorum, o beni sırtımdan itiyor, hiç istemediğim bir yere doğru. O kapı açıldığında neyle karşılaşacağımı bilmiyorum ama istemsizce elimdeki anahtarın pasını tırnaklarımla kazıyorum. Yine de kendimi sırtüstü suya bıraktığımda altımda büyüyen şeyin sustuğunu ve beni dinlediğini hissediyorum. Dalgaların gölgesi yavaşça dağılıyor. Belki de kaygı dediğim şey üzerime yıkılan bir dağ değil, içimde olmasına rağmen beni yutan bir sis. Ben sisin içinde kaybolurken gözlerimden izlediğim manzara bulanıklaşıyor ve sis beni o kapıya sürüklüyor.