"Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"
Boka aklı başında bir çocuktu, ama insanların birbirine hiç benzemediğini, çeşitli yaradılışlara sahip olduklarını, bunu ancak nice acı deneyimden sonra öğrenebileceğimizi daha bilmiyordu.
Sonra, gelecek günlerin neler getireceğini hayal etmeye çalıştı. Acaba ileride neler olacaktı? Gelecek kendisine ne getirecekti? Büyüyünce asker olup ordulara mı komuta edecekti? Uzaklarda bir yerde, gerçek bir savaş alanında, şimdiki gibi küçücük bir toprak parçasını değil de anayurt dediğimiz o büyük, o paha biçilmez toprakları mı savunacaktı? Yoksa her gün hastalıklarla savaşan bir doktor mu olacaktı?
Boka bir-iki saniye bocaladı, ne yapacağını bilemedi. Hayatı boyunca ilk kez acımasız davranıyordu bir insana. Bir anlığına "Arkasından koşup onu geri çağırsam mı acaba," diye düşündü. "Hadi geri dön, dön, ama dürüst bir insan ol artık!" diye seslensem arkasından, diye düşündü. Ama birden Gereb'in ben o sinsi gülüşü takıldı aklına, hani geçenlerde Pal Sokağı'nda önlerinden kaçarken attığı o sinsi kahkaha! Hani kendisi Nemeçek'le sokağın köşesinde kalmış, Gereb'in ardından üzüntüyle bakmışlardı... "Hayır," dedi kendi kendine. "Onu geri çağırmayacağım. İyi bir arkadaş değil o."
Artık serüvenin içine dalmışlardı nasıl olsa, korkacak bir şey kalmamıştı. Savaşa katılan erler de bu duyguyu taşırlar içlerinde. Düşman görülmedikçe en küçük şey bile korku verir onlara, ama ilk mermi kulaklarının dibinden geçsin hele, birden yüreklenir, ölüme koştuklarını bile unuturlar.