Her gün otobüslerde, taksiler ya da kaldırımların üzerinde işle ev arasında mekik dokuyan bu enkaz yığınları, büyük ve kolektif bir depresyon bulutu gibi kentin üzerini boylu boyunca kaplamaktaydı.
Bu karanlık sadece ışık yoksunluğu değildi. O görülebilirdi, nerdeyse elle tutulabilir bir şeydi. Öne doğru uzanan elimin ona doğru hamlesine sanki direniyor ve hafifçe titremeler yapıyordu.
Yumruğumu kara bir ziftin içine doğru itiyormuşum gibiydi. Karanlığın maddeselliği beni rahatlattı, sanki hücremin dışında açılıma uğrayan bir kaosa karşı koruyucu bir kalkan görevi yapmaktaydı.
Yemeği hızla yedim, tabağı yalayarak tertemiz ettim ve yıkayıp gömleğimin koluyla kuruladım ki yansımama bakabileyim. Cezaevine girdiğimden beri kendimi ilk görmüşlüğümdü. Orada yansıtıcı yüzeyler yoktu.
O gece bir düş gördüm. Benden iki tane vardı: Biri cerrahi bir ekibin arasında ayakta duruyordu, diğeri de ameliyat masasında kesilmiş haldeydi. Doktor kafamı testereyle kesip açtı, beynimi dışarı çıkardı ve kızgın bir ütüyü oradaki kırışıklık ve buruşuklukları düzeltmek için üzerine sürdü.
"Sen yalnız yaşıyorsun, değil mi?"
"Çok kötü bir şey" dedim.
"Pek çok insan yalnız yaşar" dedi.
"Benim kadar yalnız yaşamıyorlar."
"Yani, başka insanlarla yaşayabilir ama hâlâ tamamen yalnız olabilirsin. Bu çok daha kötüdür."