Persephone hep baharın içindeydi. Güneş hiç batmıyordu onun dünyasında; çiçekler açıyor, rüzgâr yumuşak esiyor, her şey “olması gerektiği gibi” ilerliyordu. Ama işte sorun da buydu. Her şey fazla düzgündü. Annesi Demeter onu öyle sıkı sarıyordu ki bu sarılma zamanla bir kafese dönüşmüştü. Persephone ne zaman yalnız kalmak istese, ne zaman sessizliğe çekilse, biri mutlaka gelip “gül”, “neşelen”, “bak ne kadar şanslısın” diyordu. Kimse ona ne hissettiğini sormuyordu. Oysa onun içinde, toprağın altına doğru çekilen, adı konmamış bir boşluk vardı.
Bir gün yine çiçek toplarken, her şeyin alışıldık olduğu bir anda, toprak ansızın yarıldı. Bu bir kaza değildi. Yer altı bazen bazı ruhları çağırır. Hades ortaya çıktığında ortalık kararmadı, korku çığlığı kopmadı; sadece dünya sustu. O an Persephone ilk defa biri tarafından “fazlalık” hissettirilmeden, açıklama beklenmeden görüldü. Hades konuşmadı, vaat vermedi, kurtarmaya çalışmadı. Sadece oradaydı. Ve Persephone, istemediği halde değil, kaçmak ister gibi değil; merak ederek onunla birlikte karanlığa indi.
Yer altı soğuktu ama yalancı değildi. Işık yoktu ama baskı da yoktu. Orada kimse Persephone’a “nasıl biri olması gerektiğini” söylemiyordu. İlk günler ağladı; çünkü insan alışkanlıklarını kaybedince ağlar. Ama zaman geçtikçe şunu fark etti: karanlık onu yutmuyordu, ona alan açıyordu. Hades ona bir taç uzatmadı, “kraliçemsin” demedi. Bu belki de en büyük saygıydı. Onu seçime zorlamadı. Ve Persephone, ilk defa kendi sesini duymaya başladı.
Sonra nar geldi. Masanın üzerinde duruyordu; kırmızı, parlak, tehlikeli. Persephone yer altının kuralını biliyordu. Yerse, geri dönüşü olmayacaktı. Ama asıl mesele şu: geri dönmek… artık onun için güvenli bir seçenek değildi. Çünkü yer üstünde onu bekleyen şey sevgi değil, kontrol; ışık