Selene gecenin kendisiydi. Ay gökyüzüne çıktığında herkes uyurdu ama Selene uyanık olurdu. Sessizdi, gösterişsizdi; Afrodit gibi bağıran bir güzelliği yoktu ama bakıldığında içe işleyen bir ışığı vardı. Görevi buydu zaten: izlemek, aydınlatmak ama dokunmamak. Tanrıçalar genelde böyle yaşar; hisseder ama dahil olmaz.
Bir gece Selene yeryüzüne baktığında onu gördü.
Endymion.
Bir kral değildi. Bir kahraman hiç değildi. Savaşmıyordu, bağırmıyordu. Bir mağaranın ağzında uyuyordu. Ama uykusu… fazlaydı. Derindi. Masumdu. Dünya ona henüz zarar vermemiş gibiydi. Selene ilk defa bir şeye bakarken sadece “güzel” demedi. “Kırılabilir” dedi.
Ve işte orada âşık oldu.
Ama bu aşk kolay değildi. Çünkü Selene ölümsüzdü, Endymion ölümlü. Selene hareket ediyordu, Endymion duruyordu. Selene geceleri vardı, Endymion sadece uykularda. Yine de Selene her gece aşağı indi. Onu izledi. Dokunmadı. Uyandırmadı. Çünkü bazen sevgi, uyanış değil koruma ister.
Ama tanrıçalar bile sabırla sonsuza kadar yaşayamaz.
Selene Zeus’a gitti. Bir dilek diledi.
“Onu benden alma,” dedi.
“Yaşlanmasın. Ölmesin.”
Zeus düşündü. Tanrılar böyle dilekleri sever; çünkü bedelsiz olmaz.
Ve kabul etti.
Ama bir şartla.
Endymion sonsuz uyuyacaktı.
Ne yaşlanacaktı,
ne ölecekti,
ne de uyanacaktı.
Selene kabul etti.
Selene onu kurtardı ama yalnızlaştırdı.
Onu ölümsüz yaptı ama hareketsiz bıraktı.
Şimdi Selene her gece gökten iner.
Endymion hâlâ gençtir.
Hâlâ güzeldir.
Hâlâ uykudadır.
Selene onu öper.
Ama o bilmez.
Bu aşk mutlu mu?
Kimine göre evet.
Kimine göre korkunç.
Çünkü bu hikâye şunu sorar: