Onu diğerlerinden ayıran, zihninin derinliklerinde yankılanan o sessiz ve vakur duruşuydu. Bir kalabalığın içinde bile kendi dünyasının sınırlarını çizmeyi bilen, dikkatini dağıtan geçici heveslerin uzağında, pusulası daima kendi değerlerinin gösterdiği yöne dönük bir adam... Başkalarının bakışlarında bir av arayanların aksine o, gözlerini sadece anlamak istediği ruhlara değdiriyordu.
O, hayatı bir vitrin gibi değil bir hakikat arayışı gibi yaşıyordu. Bir kadına duyduğu ilgi yüzeysel bir beğeninin tozlu raflarında tükenmiyor; aksine karakterin hamurundaki o sarsılmaz duruşa, o cesur ve delikanlı yüreğe tutuluyordu. Onun için sevmek bir güzelliği tüketmek değil, o güzelliğin ardındaki karanlığı ve aydınlığı aynı şefkatle kucaklamaktı. Biliyordu ki; sadece yüzeydeki ışıltıya gelenin hayranlığı, güneşin batışıyla ilk karanlıkta sona ererdi. Gerçek bir bağın, hayatın çetin virajlarında bir sığınak olabilmesi için ruhun en kuytu, en çetrefilli köşelerine dokunabilmesi gerekirdi. O, karşısındaki kadının içindeki o karanlık dehlizleri görünce korkup kaçanlardan değil; o karanlığı bir yoldaş, bir gizem, bir parça kabul edip, o gölgeyi kendi ışığıyla onurlandıracak kadar cesurdu. Onun sevgisi bir rüzgâr gibi geçici değil, bir kök gibi derinlere inen cinstendi. Onu tanıdıktan sonra hiçbir beklentim olmaksızın kalbimin en derinlerine işlemişti bile. Böyle bir adama sadece hayran olunabilirdi. Bir kadının kalbinin hangi inceliklerle, hangi sözsüz anlaşmalarla huzur bulacağını bilen o kadim bilgeliğe sahipti. Bir sadakat timsaliydi; zihni ve kalbi, kendi değerlerine ters düşen her türlü değersizlikten arınmıştı. Ve sadece o değerleri taşıyan ruhlara sadık kalacak bir iradeyle örülmüştü. Ona olan hayranlığım belki de bu dünyanın gürültüsünde bir sükûnet adası bulmuş olmanın