Sanki ruhumun kimyasında bir şeyler değişikliğe uğramıştı, sanki aklımın asit dengesi değişmişti ve kendi dışımdaki dünyayı sertleşip kemikleşmiş canlı bir mercan parçası gibi tamir edilmesi ya da geriye döndürülmesi imkansız şeylermiş gibi algılamaya başlamıştım.
Ama bazen, ansızın, keder beni nefes nefese bırakan dalgalar halinde üzerime çullanıyordu ve o dalgalar geri çekildiğinde, kendimi acı bir enkaza bakarken yakalıyordum, bu enkaz öyle berrak, öyle üzgün ve boş ışıldıyordu ki dünyanın ölümden başka herhangi bir şey olduğunu anımsayamıyordum bile.
"İnsanlar ölür elbette," diyordu annem. "Ama yok yere, iç parçalayıcı şekilde bir şeyleri kaybedişimiz yok mu... Sırf ihmâlkarlıktan. Yangınlar, savaşlar."