Anne ve babaların işlenmemiş travmalarına ilişkin kalıtsal duyguları, içlerinde yaşayan hayaletlerdi; söylenmeyenlerin ve konuşulmayanların hayaletleri.
Miras aldıklarımız, tam anlamıyla canlı olmayan ama aynı zamanda ölü de olmayan bu "hayalet" deneyimlerdir. Gerçekliğimizi görünür ve gerçek yollardan istila ederler; arkalarında iz bırakarak hayatımıza girerler. Bir şeyleri bilir ve hissederiz ancak kaynaklarını her zaman tanımayız.
Klinik çalışmamızda, travmatik deneyimin gelecek neslin ruhunu nasıl işgal ettiğini ve kendisini esrarengiz, çoğu zaman da şaşırtıcı şekillerde gösterdiğini görüyoruz. Sevdiğimiz insanlar ve bizi yetiştirenler içimizde yaşarlar; onların duygusal acılarını hissedip anılarını hayal ederiz, bize açıkça aktarılmayanları biliriz ve bunlar hayatlarımızı her zaman anlamadığımız biçimlerde şekillendirir.