Yalnızlık çoğu insan için öylesine güçlü ve acı verici bir tehdittir ki, tek başına olmanın olumlu yanlarını algılamazlar ve hatta kimi zaman yalnız kalma ihtimalinden korkarlar.
…. toplumunda beliren etik ve duygusal boşluğun, bundan faydalanmak isteyen faşist diktatörlere açık bir davetiye cikardığını anımsamamız yeterli olacaktır.
Duyarsızlık ve hissizlik de endişeye karşı birer savunma yöntemidir. Kişi sürekli olarak üstesinden gelemeyeceği tehlikelerle yüzleştiğinde, nihai savunması, bu tehlikeleri hissetmekten kaçınmaktır.
Boş geçen bir hayata dair en belirgin imge, hafta içi her gün aynı saatte uyanıp kent merkezindeki iş yerine gitmek için her gün aynı saatte hareket eden trene binen, ofiste her gün aynı işleri yapan, aynı yerde öğle yemeği yiyip garsonlara her gün aynı bahşişi bırakan, her akşam eve aynı trenle dönen, iki-üç çocuğu olan, küçük bahçesiyle ilgilenen, hoşlanmadığı halde her yaz deniz kıyısında iki haftalık tatil yapan, her Noel ve Paskalya günü kiliseye giden ve 65 yaşında emekli olduktan kısa bir süre sonra bastırılmış öfke nedeniyle kalp krizi geçirerek ölen banliyö insanıdır.
“Yola çıkmak kaygıyı çoğaltmaktır; yola çıkmamaksa kendini kaybetmektir… ve en üst anlamıyla yola çıkmak kendi benliğinin farkına varmakmaktır.”
(Kierkegaard)