Modern çağda insanın ifrat ve tefrit arasında savrulmadan hayatını anlamlandırabilmesi için sağlam bir epistemolojiye ve sahih bir varlık tasavvuruna ihtiyacı vardır. Bu noktada İslam, aklı hakikate, kalbi huzura taşıyan bir dünya görüşü ve ibadet düzeni sunar. Ne yalnızca bilgiye indirger insanı ne de yalnızca duygulara hapseder. Denge üzeredir, istikamete çağırır.
Bu dünya bizim olmadı hiç; bizim değildir. Lakin size bir müjde vereyim ki ötelerde bizim olan bir dünya elbet vardır. O öte âleme hazır olmak için sizi ne engelliyor ve sizi bundan ne alıkoyuyorsa bilin ki o nefsinizdendir; nefs ise size apaçık bir düşmandır.
Sultan olsanız ne olur, köle olsanız ne olur bu kuru kavgada? Köle de toprak, sultan da toprak…
Bu dünya, yolda abdest almak için durduğumuz bir handır ancak.
“İşittiğin ve gördüğün her şeye hemen inanma. Zira işittiğinin ardında başka bir ses, gördüğünün ardında başka bir hâl vardır. ‘İnsana, her işittiğine hemen inanması ve onu söylemesi günah olarak yeter’ der Peygamber Efendimiz.”
Hakkımda kaba, yontulmamış bir savaşçı olduğumu demelerine rağmen —ki onlar vahşi hayvanların, hatta aslanın dahi sevebileceğini bilmiyor ya da anlayamıyorlar— ben; Müslüman, Allah’a iman etmiş ve O’nun öğretilerine sımsıkı bağlı bir aslanım.
İşte bu sebeple sana karşı beslemiş olduğum bütün sevgi dolu sözlerle konuşmayı erteledim; ta ki sen gerçekten, resmen eşim olana dek…
Bana ne zaman geleceksiniz; annemi, babamı ve seni göreyim? Seni… Kendisine bakmaya dahi kıyamadığım yüzünü; iki defa, beni ziyaretin esnasında yalnızca göz ucuyla bakabilme fırsatına erişebildiğim gözlerini göreyim. O gözlerinin neler sakladığını bir türlü öğrenemedim, güzel sevgilim, yaban kekiğim…
Bugün eşim olan o insan; gözümde, kalbimde ve aynı zamanda aklımda ne kadar da büyümüştü! Aşkını kalbinde muhafaza etmiş ve Allah’ın izniyle nikâh akdimiz gerçekleşmeden onu bana açmayı uygun görmemişti.