Bir gün gelir ve yüreğimizi bir şey ele geçirir. Bunu yapan herhangi bir şey olabilir; hatta küçük bir şey de olabilir. Bir gülün tomurcuğu, kaybettiğimiz şapka, çocukken sevdiğimiz bir kazak, eski bir Gene Pitney plağı... Artık gidecek bir yeri kalmamış mütevazi şeylerin listesi. O şeyi iki üç gün yüreğimizde hissederiz, sonra eski yerine döner... Karanlığa. Yüreklerimizde hep bir kuyu vardır. Ve o kuyunun üzerinde kuşlar uçar.
Ölüler için ne mırıldanan rüzgar, ne koku ne de karanlığa doğru ilerlemelerini sağlayacak duyargalar vardı. Hepsi de zamanı unutmuş ağaçlar gibi görünüyorlardı. Ne düşünceleri vardı ne de onları taşıyan sözcükler. Bunları yaşayanlara bırakmışlardı. Fare ve kız ormanlığa dönüp birbirlerine sımsıkı sarıldılar. Denizden gelen tuzlu rüzgar, ağaçların yapraklarının kokusu, çimlerdeki cırcırböcekleri, yaşamayı sürdürenlerin dünyasının acısı çökmüştü etrafa
Tuhaflık hissi... Bu tuhaflık hissini sıklıkla duyumsarım. Parçalarını birbirine karıştırıp iki farklı yapbozu aynı anda yapmaya çalışmak gibi bir his.