Siz hiç ölüm döşeğinde bulundunuz mu, siz hiç bir bedenin büküldüğünü gördünüz mü, morarmış tırnakların boşluğu tırmalamaya çalışmasını, tükenen bir boğazın hırıltılarını, korkunç sona karşı her uzvun verdiği savaşı, kasılan her bir parmağı ve kelimelerle ifade edilemeyen gözlerdeki korkuyu gördünüz mü?
Kitabımızda ülkesine gitmek için Kalkükata'dan gemiye binen bir Avrupalı var. Gemiye bindikten sonra gizemli birisiyle karşılaşıyor. Karşılaştığı kişi aslında bir doktor ve Avrupalı adama sırrını anlatıyor. Kitap tamamen doktorun anlattığı sırrından oluşuyor.
Bizde Stefan Zweig'in yine güzel olan bir hikayesini okumuş oluyoruz.
Amok koşucusu ise hiç durmadan, kafasına estiği gibi giden ama nereye gittiğini bilmeyen, yoluna çıkan herkese ya da her şeye zarar veren kişidir. Amok koşucusunu hiçbir güç durduramaz.
Bizde aslında doktorun da bir amok koşucusu olduğunu öğreniyoruz. Bu güzel hikayeyi okumanızı tavsiye ederim.
Ülkende seni unuttuklarını bilirsin, orada yabancısındır, denizde bir kabuksundur, herkes üstüne basar. Böylece neredeysen orada kalırsın, bu sıcak, nemli ormanda yozlaşır ve çürür gidersin.
Ama o andan itibaren içimde ateş gibi bir şey yanmaya başladı... Kontrolümü kaybettim. Yani yaptığım her şeyin anlamsız olduğunun farkına vardım, ama artık kendimi kontrol edemiyordum... Artık kendimi anlayamıyordum. Amacıma erişmek bir takıntı olmuştu, sadece buna odaklanmıştım.