Rüzgar gibi geçen yıllar… 1960-1970’li yıllar arasındaki Amerika’ya ışık tutuyor kitabımız. İç savaş, yeniden yapılanma dönemi, kölelik, cinsiyet ayrımı, toplum baskısı, açlık, verilen binlerce kayıp, aşk üçgeni… Kısaca ne ararsak bulabildiğimiz, geçtiği dönemin tarihi, toplumsal olaylarını inanılmaz akıcılıkta ele alan, tek solukta okunan bir kitap. Kitabı okumuyoruz da o dönemde o insanların arasında yaşıyoruz, onlarla balolara gidiyoruz, aç kalıyoruz, savaşıyoruz sanki. Haliyle de bitirince ben şimdi ne yapacağım dediğimiz kocaman bir boşluk.. “ Bunu şimdi düşünmeyeceğim, bunu yarın düşünürüm :) “
Güney ve Kuzey arasında zencilerin özgür olması, insan hakları, eşitlik adına çıkıyor Amerikan iç savaşı. Yazarımız da bu dönemi o kadar güzel anlatıyor ki. Kuzeyliler Güneylileri zencilere kötü davranmakla suçluyor. Ancak ilerleyen sayfalarda Kuzeylilerin zencileri aslında hiç de düşünmediği, anlamadığı, sevmediği gün gibi ortaya çıkıyor. Asıl amaç fabrikalarında çalıştıracak ucuz işçiler bulabilmek!
Ana karakterimiz Scarlett O’Hara. Çoğu zaman kızdıran, bazen kendine hayran bırakan, bütün erkeklerin kendine aşık olduğunu düşünecek kadar şımarık, hayatındaki her şeye geç kalan, tek kurtuluşun çok fazla paraya sahip olmakla olacağını düşünen ve para kazanmak için de her yolu mübah sayan, bütün toplumsal baskılara rağmen “erkek işi” olarak adlandırılan her şeyi yapan, gururu, inatçılığı yüzünden hayatında sevdiği ve onu seven hemen herkesi kaybeden kızımız. Neden aklın başına bu kadar geç geldi ki?
Her şeye rağmen kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar okuduğumuz karakter gelişimi etkileyiciydi. Çoğu insan geçmişe takılıp kaybettiklerinin yasını tutarken o savaşın getirdiği bütün yıkımlarla, açlıkla, hastalıklarla mücadele edip geleceğini, sevdiklerini,