Olmuştu epey görüşmeyeli. Niye koptuğumuzu hatırlamaya çalıştım. Birkaç burnu büyük e-posta geldi gözümün önüne. Bir şey yüzünden küsmüştüm yine, huyumdur, yine alınganlık etmiştim, arayıp sormuyordum ne zamandır, üstelememiş, “Sen bilirsin,” demişti, “nasılsa ararsın beni lazım gelince.” İyi tanıyordu beni. Gücenmezdi bana. İçimde bir hınç aradım, ona karşı bilenmiş bir bıçak, ayların törpülemediği keskin bir kenar, küçük de olsa bir kızgınlık. Bulamadım. Zamanla dedim içimden, demek öfkeyi yenmiş. Yumuşacık örtülerini örtmüş tatsız hatıraların üzerine.
“Bazen çilli beyaz kollarını açıkta bırakan bir papatya tarlası. Bazen güneşli bir yamaçta açmış, manşete kadar uzanan sarı katırtırnakları. Bazen japone kesim poplin üzerinden pıtır pıtır pıtırdamış mine çiçekleri. Ya da bir obayı çılgınca beneklemiş kırmızı gelincikler. Gittikçe rengini yitiren dünyaya inat, ne olursa olsun insana güzel şeyler düşündüren ışıklı bir bahar günü gibi geziyordu aramızda.”
“Çabasız, munis, tabii bir güzelliği vardı Gülsüm’ün. Kemerli burnu, dalgalı perçeminden döküldüğü geniş alnı, küçük ağzıyla antik Yunan heykellerini hatırlatırdı bana.”