Başı benim için çok zorlayıcıydı. Fazla “New Yorklu,” fazla “ben çok derinim” havasında karakterler… Biraz klişe, biraz yüzeysel geldi açıkçası. Ama sonlara doğru düşündüğümden farklı yerlere evrildi. Kitabı sevdim diyemem, ama bırakamadım da.
Cleo’dan daha fazlasını bekledim. Belki de onun o çok içten acısını daha net görmek istedim. Ama tam da bu yüzden gerçek geldi. bazı insanlar o kadar görünmez acılarla yaşar ki, kimse fark etmez. Cleo yalnızlığıyla baş başa kaldı, evet. Ama belki de tam olarak buna ihtiyacı vardı.
Frank’e karşı başta çok öfkeliydim ama sonra baktım ki o da ne yaptığını bilmiyor. Erkeklik denen şeyin içinde sıkışmış bir hali vardı. Son sahnelerde ona da biraz hak verdim. Belki de mesele zaten haklı olmak değil, herkesin ayrı ayrı elinden geleni yapması.
Bu kitapta herkes biraz eksik, biraz yarım. Herkes bir şey arıyor ama çoğu zaman yanlış yerlerde. İlişkiler yüzeyde, sevgiler eksik, cümleler tamamlanmamış. Ama belki de hayat böyle. Kimse tam değil. Bu eksiklik hali, kitabı gerçek kılıyor.
Cleopatra içinse, belki sonunda huzuru tam da olması gereken yerde buldu: yalnızlığında.